Sinemalarda, Chirstopher Nolan'ın yönettiği 'The Odyssey' rekorlar kırıyor. Homeros'un yazdığı bir destan bu. Kral Odysseus canavarlarla savaşıyor, tanrılara kafa tutuyor, denizlerde kayboluyor, arkadaşlarını yitiriyor ve yıllarca evine dönmeye çalışıyor. Hikaye kabaca böyle ama Odysseus'un nereden döndüğünü bilirsek asıl meselenin 'aşk' olduğunu da anlıyoruz. Odysseus, Truva'dan dönüyor. Truva'nın hikâyesinin merkezinde de yine o eski, tehlikeli duygu var: Aşk.
PARIS İLE HELEN
Efsaneye göre her şey Paris adındaki genç Truva prensinin Sparta Kraliçesi Helen'e âşık olmasıyla başladı. Ama Helen, Sparta Kralı Menelaos ile evliydi. Paris, Helen'i alıp Truva'ya gidince Menelaos bunu kabullenmedi. Kardeşi Agamemnon başta olmak üzere Yunan krallarını topladı. Binlerce asker gemilere bindi ve Truva'ya doğru yola çıktı. 10 yıl sürdü bu savaş. Sonra 'Truva Atı' ile çözüldü. Şehir düştü, yakıldı, insanlar katledildi, bir uygarlık yok oldu. Savaşın gerçek nedeni Ege ile Anadolu arasındaki ticaret yolları, hâkimiyet mücadeleleri ve siyasi çıkarlar olsa da hepimiz efsanelere inanmaya meyilliyiz. Bu yüzden Truva'yı ekonomik ve siyasi sebeplerin değil, Paris ile Helen'in aşkının yıktığına inanırız.
Haberin DevamıODYSSSEUS İLE PENOLOPE
Odysseus'un hikâyesi de bu savaşın bitmesiyle başlıyor. Truva Savaşı sona erdiğinde İthaka Kralı Odysseus'un tek arzusu evine dönebilmekti. Çünkü İthaka'da büyük bir aşk ile bağlı olduğu karısı Penelope ve oğlu Telemakhos onu bekliyordu. Bu yolculuk 10 yıl sürecekti. Odysseus, her türlü zorluğa rağmen eve dönmekten vazgeçmedi. Çünkü yolun sonunda Penelope vardı. Üstelik yalnızca Odysseus mücadele etmiyordu. İthaka'da kocasının öldüğünü düşünen erkekler Penelope'nin etrafını sarmıştı. Onunla evlenmek ve Odysseus'un tahtına sahip olmak istiyorlardı. Penelope aşkına kavuşabilmek için çok şeyi göze aldı. Odyssey, insanın sevdiği kişiye ulaşmak için neleri göze alabileceğinin hikâyesidir aslında. Tarih öncesinden aktarılan bu efsanenin temeli aşk. Zaten insan yazıyı icat ettiğinde bile aşk çoktan oradaydı. MÖ 2000'lere tarihlenen Sümer tabletlerinde İnanna ile Dumuzi'nin birbirlerine duydukları arzu anlatılıyordu. Yunanlar ise işi biraz daha ileriye götürdü. Tutkuya 'eros', dostça sevgiye 'philia', karşılık beklemeyen sevgiye 'agape' dediler.
Haberin DevamıKLEOPATRA İLE ANTONIUS
Sonra tarih sahnesine Kleopatra ile Marcus Antonius çıktı. Roma'nın güçlü komutanı ile Mısır'ın kraliçesinin ilişkisi, aşk ile iktidarın birbirine karıştığı en meşhur hikâyelerden birine dönüştü. MÖ 31'de Aktium Savaşı'nda Octavianus'a yenildiler. Bir yıl sonra önce Antonius, ardından Kleopatra hayatına son verdi. Mısır Roma egemenliğine girdi. Bir ülke aşk yüzünden mi kaybedilmişti Elbette gerçek bundan çok daha karmaşıktı. Ama Roma propagandası hikâyesini çoktan yazmıştı: Büyük Antonius'u mahveden Kleopatra'ya duyduğu tutkuydu. Aşk yine tarihin sanık sandalyesindeydi.
ROMEO İLE JULIET
Sonra Orta Çağ geldi. Aşk ile evlilik birbirinden ayrıldı. Yüzyıllar boyunca evlilik çoğu insan için romantik aşkın sonucu değildi. Soy, toprak, miras, aile ve siyasi ittifaklar daha önemliydi. Aşk, şiirlerde, şarkılarda, ulaşılamayan sevgilinin hayalinde yaşardı. Aynı yüzyıllarda Doğu'da Kays çöle düşüyordu. Leyla'ya duyduğu aşk yüzünden ona artık adıyla değil, "Mecnun", yani deli deniyordu. Sonra Shakespeare çıktı ortaya. 1590'larda Romeo ile Juliet'i yazdı. Aşk artık yalnızca arzu ya da kavuşamamak değildi. İsyandı. Aileye, geleneğe, hatta toplumun çizdiği kadere karşı "Ben onu seçiyorum" diyebilmekti. Romeo ile Juliet öldüler. Ama ölümleri iki düşman ailenin kavgasını bitirdi.

15