İnsan, yeryüzündeki varlığını kas gücüyle, sahip olduğu makamla ya da diğer insanlar üzerinde tahakküm kurarak anlamlandırmaya çalışmamalıdır. Çünkü gerçek insanî değer, güce sahip olmakta değil; o gücün sınırlarını ahlâk, adalet ve merhametle çizebilmekte saklıdır. Ne var ki günümüz dünyası; aileden sokağa, okullardan dijital platformlara kadar uzanan geniş bir alanda ciddi bir şiddet sarmalıyla karşı karşıyadır.
Kadına, çocuğa, yaşlıya ve güçsüze yönelik şiddet, yalnızca bir güvenlik problemi değildir. Aynı zamanda toplumsal değerlerin aşınmasının ve ahlâkî duyarlılığın zayıflamasının bir göstergesidir. Şiddeti sadece hukukî veya fizikî bir asayiş problemi olarak görmek, buzdağının yalnızca görünen kısmıyla ilgilenmektir. Esas mesele, insanın manevî yönünün zayıflaması ve kalplerin kararıp katılaşmasıdır.
Peki, insan neden şiddete başvurur Bunun arkasında çoğu zaman öfke, kibir, bencillik, tahakküm arzusu ve manevî terbiye eksikliği bulunmaktadır. Kendisini başkalarından üstün gören, her istediğinin yerine getirilmesini bekleyen ve haksız yere iradesini başkalarına kabul ettirmeye çalışan insan, zamanla gücü bir baskı aracına dönüştürür.
İşte bu noktada merhamet, insanı insan yapan ve toplumu bir arada tutan en temel ahlâkî değerlerden biri olarak karşımıza çıkar. Merhamet, yalnızca birine acımak veya duygusal yakınlık hissetmek değildir. Başkasının acısını, ihtiyacını ve hakkını dikkate almak; gücü elinde bulundurduğu hâlde incitmekten sakınmak ve gerektiğinde başkasının hakkını kendi çıkarından üstün tutabilmektir. Âyet-i kerimede buyuruldu ki:
"Allah tarafından lutfedilen bir rahmet sâyesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, insanlar etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet, onlar için Allah'tan bağışlanma dile. Karara bağlanacak işlerde onlarla istişâre et! Kesin kararını verince de artık Allah'a tevekkül et! Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever." (Âl-i İmran 159)
Bu âyet-i kerime, sertlik ve katılığın insan ilişkileri üzerindeki yıkıcı etkisini, merhamet ve yumuşaklığın ise, gönülleri bir araya getiren gücünü açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla gerçek güç, öfkeyle hareket etmek değil, öfkesine hâkim olabilmektir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: "Güçlü kimse, güreşte rakibini yenen değil; öfkelendiği zaman kendisine hâkim olabilen kimsedir." (Buhari)
"Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen bizden değildir." (Tirmizi 15)
"Merhamet edene Rahmân da merhamet eder. Siz yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin." (Ebû Davud)
Şiddetin en tehlikeli yönlerinden biri, kendi kendisini besleyen bir döngü oluşturmasıdır. "Sertlik sertliği doğurur," sözü bu gerçeği veciz bir şekilde ifade eder. Zira baskı, yeni tepkileri; zorbalık yeni düşmanlıkları; öfke ise başka öfkeleri beraberinde getirir. İnsanlara anlayış yerine baskıyla yaklaşmak, problemleri daha da derinleştirir. "Rüzgâra tüküren kendi yüzüne tükürür," sözü de kötülüğün sonuçta sahibine zarar verdiğini anlatır. Başkasının huzurunu bozan, toplumsal huzurun bozulmasından kendisi de zarar görür; başkasının onurunu çiğneyen ise kendi itibarını yitirir.

17