İman, insanın yaratılma sebebidir. Yani insan, Allahü Teâlâya inanmak, dinini öğrenmek ve bu bilgilere uygun olarak yaşamak için yaratılmıştır. Âyet-i kerimede buyuruldu ki: "Ben, cinleri ve insanları ancak ve ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım!.." (Zariyat 56) Şayet insan, bu yaradılış gayesine uygun hareket ederse; âhirette ebedî saadete nâil olacak ve cennete girecektir. Aksi takdirde -maazallah- cehenneme atılacak, ebedî şekavet ve bedbahtlığa maruz kalacaktır. Bu bakımdan iman; insan için ebedî saadeti kazanma vesilesi ve cennete girme anahtarıdır. Çünkü imansız olarak cennete girilemez. Bu cihetle insanın iman etmesi, imanının gereğini yapması ve bu imanını son nefesine kadar muhafaza etmesi; dünyadan da, dünyanın içindeki herşeyden de daha değerlidir.
Çevremizde -gördüğümüz ve göremediğimiz, bildiğimiz ve bilemediğimiz- nice nice mahlükat vardır. Yeryüzünde çeşit çeşit insanlar, irili ufaklı pek çok hayvan, renk renk çiçek, bitki ve ağaçlar görüyoruz. Gökyüzünde de ay, güneş ve sayısız yıldızlar yer alır. Bütün bunları ve bunların yaratılışındaki eşsiz sanat ve dengeyi gözümüzün önüne getirip düşünürsek, bunların asla kendiliğinden var olmadıklarını hemen anlarız.
Evet kâinatı ve içindekileri yaratan bir yaratıcı vardır. Gözlerimizle O'nu görmesek de, evrenin bu eşsiz düzen ve ahengi bize O'nun varlığını ve birliğini apaçık göstermektedir. İşte bütün kâinatı ve herşeyi yaratan bu yaratıcı "Allah"tır. Allahü Teâlâya inanmak imanın temeli, iman da dinin temeli, din ise insanın saadet rehberidir.
Allah'a inanmak ve O'na ibadet etmek olgusu, insanın yaradılışında yani doğasında var olan beşerî bir ihtiyaçtır. Allahü Teâlâ, insanın fıtratına, yani doğasına iman etme ihtiyacını koymuştur. Bu sebeple, sahih bir imana sahip olmayan insan, manen huzursuzdur. Zira inançsızlık, hayatı anlamsızlaştırır. İnsanı yalnızlaştırır. Kişide, sorumluluk bilincinin kaybolmasına sebep olur…
Hayata dair soruların cevaplarını da yüce Yaradan'ı inkâr ederek bulamayız. Nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi, neden ve niçin yaratıldığımızı vahy-i ilâhî olmadan anlayamayız.
İşte Allahü Teâlânın varlığının ve birliğinin delillerinden biri de bu fıtrî inanma ihtiyacıdır. Çünkü Allah'ı inkâra yeltenenler bile, başları sıkıştığı zaman otomatik olarak Allah'a yönelmek ve O'ndan yardım dilemek zorunda kalırlar. Bununla ilgili olarak Kuran-ı kerimde şöyle buyurulmaktadır: "Gemiye bindikleri zaman (batma korkusundan) ihlasla Allah'a yalvarırlar, fakat kendilerini karaya çıkarıp kurtardığımızda, hemen şirk koşarlar." (Ankebût 65)
Allahü Teâlâya iman; O'nun varlığına, birliğine, bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf, bütün noksan sıfatlardan da münezzeh olduğuna inanmaktır. Allahü Teâlânın yüce Zatını kavramamız ise, mümkün değildir. Çünkü, insanın aklı ve duyguları, kayıtlı ve sınırlıdır. İnsan, düşünürken ve tefekkür ederken, bu kayıtlar altında hareket eder ve kendisini bu kayıtlardan kurtaramaz. Zira insan, birşeyi anlamaya çalıştığı zaman, önce kendi nefsine kıyas eder. Şayet orada birşey bulamazsa, diğer varlıklara kıyas eder. Orada da bir şey bulamazsa, olabilecek şeylere kıyas eder. Yani insanın anlama ve kıyas etme gücü, mahlukatla sınırlıdır. Herşeyi mahlukat kıstas ve ölçüleri içinde muhakeme eder. Allahü Teâlâ ise, yaratandır, mahlükata yani yaratılanlara benzemesi düşünülemez.

24