Güç dengelerinin dili çoğu zaman soğuktur. Genelde haritalar, tonajlar ve menziller üzerinden konuşulur. Hâlbuki savaşın gerçek ölçüsü, çizilen sınırlar ya da elde tutulan stratejik yerler değil, geride kalan hayatların ağırlığıdır. 28 Şubat 2026 tarihinde ABD-İsrail'in İran'a saldırmasından sonra başlayan savaş, bugün kırılgan bir ateşkes ve belirsiz müzakereler evresine girmiş görünüyor.
Tartışmaların odağında ise Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol, enerji fiyatları ve "kimin kazandığı" sorusu var. Açıkçası bu sorunun kendisi bile, büyük bir yanılgının parçası olduğunu düşünüyorum. Zira ortada klasik anlamda bir zaferden söz etmek giderek daha imkânsız hale geliyor.
Evet, İran rejimi yıkılmadı. Askeri kapasitesinin önemli bir kısmını korudu ve karşılık verme yeteneğini sürdürdü. Ama bu durum, şehirlerin yıkıldığı, altyapının çöktüğü ve toplumun derin bir travmaya sürüklendiği gerçeğini değiştirmiyor. Aynı şekilde ABD ve İsrail ikilisi de hiçbir siyasi hedefine ulaşamadı. Üstelik ağır ekonomik kayıpları oldu ve olmaya da devam ediyor.
Mevcut tablo, "direnç" ile "zafer" arasındaki farkı daha da görünür kılıyor. Aslında ne İran rejimi ayakta kaldığı için zafer kazandı, ne de sivil alt yapıyı yıkan İsrail ve ABD saldırganlığı bir zafer kazandı. Tarih bize defalarca şunu gösterdi: Devletleri zayıflatmak, toplumsal dokuyu parçalamak ve coğrafyayı yaşanmaz hale getirmek, güvenlik üretmez. Tam tersine yeni tehditler doğurur.
Bu bağlamda 2003 Irak İşgalinin ortaya çıkardığı yapı ya da 1982 Lübnan İşgali sonrasında şekillenen dengeler bunun açık ve somut örnekleridir. Bugün de benzer bir döngünün yeniden üretildiğine tanık oluyoruz.
Nitekim savaş sadece İran'la sınırlı kalmadı; Lübnan sahası yeniden geniş çaplı bir çatışma alanına dönüştü. Yerinden edilen insanlar, altyapının çökmesi ve sivillerin hedef haline gelmesi, kısa vadeli askeri hesapların ötesinde bir insani felaketin kapısını aralıyor. Bu durum, yalnızca bugünü değil, bölgenin gelecek on yıllarını da ipotek altına alıyor.
Dolayısıyla eğer bu tür savaşlar derinleşirse, sonuç sadece siyasi ya da askeri olmayacak. Su kaynaklarının hedef alınması, enerji altyapısının çökmesi ve hatta nükleer riskler; Körfez bölgesi genelinde yaşamı sürdürülemez hale getirir. Yani mesele artık sadece güvenlik değil, doğrudan doğruya hayatın devamı meselesidir.

27