Son dönemde Türk entelektüel mahfillerinde ve bazı mevkutelerde, Mustafa Müftüoğlu'nun o eski ve meşhur kitap başlığına Yalan Söyleyen Tarih Utansın ifadesine sığınarak yapılan felsefi savunmalar dikkat çekmektedir. Tarihin "muktedirler" tarafından tahrif edildiği ve resmi anlatının gerçeği perdelediği tezi üzerinden yürütülen bu kurnaz retorik, ilk bakışta rasyonel bir tarih eleştirisi gibi görünse de, satır aralarında kurumsal ve şahsi bir sorumluluktan kaçışın felsefi panayırına dönüşmüş durumdadır. Meseleyi sürekli bir "muktedir-mazlum" dikotomisine indirgeyerek geçmişteki vahim yanılgıları bir "ifade özgürlüğü" ambalajına sarmak, entelektüel bir hakikati tecelli ettirmez. Aksine ahlaki bir açmazı ifşa eder.
Buradaki asıl mesele, devletlerin resmi tarih yazımı veya antropolojik tahrifatlar değildir. Asıl mesele: Niyeti ve kanlı cürmü ayan beyan ortaya çıkmış yapıların, o kırılma eşikleri aşıldıktan sonra dahi ekranlarda ve köşelerde entelektüel lojistiğini sağlamaya devam edenlerin bireysel vicdan ve ahlak imtihanıdır. Bu bağlamda, yaşanan apaçık gerçekleri konforu bozulmasın veya suçluluk psikolojisi bastırılsın diye "yalan" sayma eğilimi, bize Jose Saramago'nun Körlük romanındaki o sarsıcı tespiti hatırlatmaktadır. Saramago'nun tasvir ettiği körlük, fiziksel bir yeti kaybı değil, ahlaki ve zihni bir reddediş biçimidir. Hakikatin çıplak ışığı karşısında gözlerini kapatanlar, gerçeğin yok olacağını sanırlar. Oysa gerçeği görmeyi reddetmek insanı tarih karşısında asla haklı çıkarmaz. Zira zekânın ve dürüstlüğün asıl ölçüsü, gerçekleri görebilme ve onlarla yüzleşebilme cesaretini gösterebilmektir.
Bu ahlaki körlüğün en tehlikeli boyutu ise 15 Temmuz gibi çıplak bir ihaneti, üstü kapalı imalarla bir "hükümet komplosu" veya "kurgu" gibi yansıtmaya çalışan o malum inkâr psikolojisidir. Bugün okyanus ötesinde, Amerika Birleşik Devletleri merkezli FETÖ lobisinin dünya kamuoyuna pazarladığı bu "tiyatro" söylemi ile yerli bazı entelektüellerin "resmi tarihe muhalefet" maskesi altında ürettikleri argümanların aynı potada buluşması gerçekten ilginçtir!
Yaşanan apaçık gerçekleri yok sayan bu yaklaşım, her şeyden önce milletin zekâsıyla ve hafızasıyla alay etmektir. Oysa hakikat, felsefi hilelerle örtülemeyecek kadar ortadadır. Darbeden hemen önce ekranlarda boy gösterip büyük bir özgüvenle, "Ben profesör olacağıma keşke Albay olsaydım, Türkiye'de yakında çok önemli şeyler olacak" diyerek cuntanın ayak seslerini müjdeleyen Osman Özsoy gibi aktörlerin itirafları, bugün birer ibret vesikası olarak arşivlerde durmaktadır. Bu denli ayan beyan bir kronolojiyi görmezden gelip, 15 Temmuz'u küresel ajandaların diliyle sulandırmaya çalışmak, rasyonel bir eleştiri değil, doğrudan doğruya faili gizleme gayretidir.
Geçmişte bir ihanet odağına bilerek ya da bilmeyerek sunulan rıza üretimini, bugün "suçluyu savunma hakkı" veya "ifade özgürlüğü" gibi kavramsal manipülasyonlarla yeniden inşa edmeye çalışmak, kelimenin tam anlamıyla George Orwell'ın dediği gibi tam bir "hafıza silme" girişimidir. Orwell'ın 1984'ünde geçmiş, bugünün muktedirlerini haklı çıkarmak için her gün yeniden yazılır. Seküler veya dini entelektüel kibrin sığındığı liman da tam olarak burasıdır. Entelektüel, suça ve ihanete meşruiyet devşiren eski kalemi, hukuki bir "savunma hakkı" arkasına gizleyerek temize çekemez.
Daha da vahimi, dünyada adaletin tam tesis edilemeyeceği vurgulanarak meselenin alelacele "Mahkeme-i Kübra"ya ve metafizik bir hesaba havale edilmesidir. Şüphesiz nihai hüküm mülkün sahibine aittir. Bu konuda zerre miktarı şüphemiz yoktur. Ancak bu yaklaşım teolojik bir konforculuktan ibarettir. İslam ahlakı ve cihan-şümul vicdan, kulun bu dünyada işlediği hatanın, sebep olduğu toplumsal fitnenin ve kamuoyu önünde yol açtığı zihni bulanıklığın hesabını, yine bu dünyada, samimi bir nedamet ve özeleştiri ile vermesini emreder.

4