Türkiye'de bugün "fon krizi" adıyla tartışılan hadisenin, meselenin hakiki mahiyetini bütünüyle kavramaya yetmediğini düşünüyorum. Zira burada yalnızca belirli bir finansal mekanizmanın, kişi veya kurumların yarattığı bir krizden söz etmiyoruz. Daha derinde, neyin doğru, neyin yanlış, neyin meşru, neyin gayrimeşru olduğunu ayırt etme kudretinin zedelenmesiyle karşı karşıyayız. Bu sebeple "fon krizi" ifadesi yerine, kavramsal ve ahlâkî derinliği yansıtan "Furkan'dan uzaklaşma krizi" demek, daha uygundur.
Zira Furkan, yalnızca bir isim değil; hak ile bâtılı birbirinden ayıran ilahî ölçünün, insanın önüne konulmuş ahlâkî bir kıstasın adıdır. Kur'an'ın "Furkan" olarak isimlendirilmesi tesadüf değildir: İnsan için en temel ihtiyaçlardan biri, görünen ile hakikati, kazanç ile meşruiyeti, güç ile adaleti, başarı ile doğruluğu görecek bir ölçüye sahip olmasıdır.
İnsan, ayırt etme yetisini kaybettiğinde, yanlışa bir gerekçe, bir mazeret ve nihayet bir meşruiyet üretmeye başlar. Mesele artık paranın nereye aktığı yahut hangi fonun nasıl işletildiği meselesi olmaktan çıkar; vicdanın hangi ölçüyle çalıştığı meselesine dönüşür.
"Fon" krizi, hepimizin yüreğinde derin bir hayal kırıklığı bıraktı. Zira bu ülkede insanlar, kendilerinden sonra gelenler aynı haksızlıkları yaşamasın diye kimi canını, kimi ömrünü verdi. Hepsi daha adil bir ülke umudunu geride bıraktı. Bugün onların ödediği bedellerin üzerinden yeni haksızlıkların yükseldiğini görmek, yalnızca bugünün vicdanını değil, hem geçmişin hatırasını hem de geleceğin umudunu yaralıyor.
Dolayısıyla Furkan'ı kaybedenlerin içine düştüğü "fon" bataklığı, yalnızca kendi itibarlarını kirletmekle kalmadı; bu işlere tenezzül etmeyen milyonlarca insanın güven duygusunu da yaraladı. Daha da acısı, kalbi adalet ve merhamet için çarpan, tertemiz niyetlere, kasvetli bir karanlık düşürdü.
Ancak hiçbir karanlık güneşin doğuşuna direnemez; karanlık ne kadar koyulaşırsa koyulaşsın, hakikatin aydınlığı karşısında erimeye mahkûmdur. "Fon" bataklığına düşen ve ona göz yumanların gönüllerde açtığı yaralar zamanın geçmesine bırakılarak iyileşmez. O yaraların ilacı, amasız, fakatsız adalettir.
Zira adalet, yalnızca haksızlığa uğrayanın hakkını teslim etmek değildir; aynı zamanda toplumun kırılmış güvenini onarmak, helâlinden yaşayan insanların vicdanını yeniden teskin etmek ve "hak yerini bulur" inancını yeniden ayağa kaldırmaktır.

8