Bir coğrafyanın bereketi, en çok ağaçlarının sessizliğinde saklıdır. Çünkü ağaçlar, çoğu zaman fark etmeden içinde yaşadığımız büyük bir nimettir. İnsan, yanında yaşadığı ağacın aslında onun sayesinde yaşadığı hayatı taşıdığını çoğu zaman unutur.
Bir ağacın gölgesi sadece serinlik değil, bir hayat alanıdır. Kuşların sesi, toprağın nemi, rüzgârın dengesi hep o sessiz varlığın içinden geçer. Ağaç, insanın hayatla kurduğu en eski ve en sade bağdır.
Bir orman ise sadece ağaçlardan ibaret değildir. Toprağın suyu tutuşu, iklimin dengesi, canlıların birbirine bağlı hayatı... Hepsi tek bir sistemdir. Bu sistemde bir halkayı koparmak, yalnızca bir ağacı değil, bütün bir dengeyi sarsar.
Fakat bu büyük düzen, düşündüğümüzden daha kırılgandır. Bir kıvılcım, bir ihmal, bir anlık dalgınlık... Yüzyılların kurduğu dengeyi bir anda değiştirebilir. İşte orman yangını, sessiz başlayan bir acının adıdır.
Çoğu zaman büyük acılar küçük zannedilen ihmallerden doğar: söndürülmemiş bir izmarit, yarım bırakılmış bir ateş, savrulan bir kıvılcım...
Doğa, küçük diye bilinen hiçbir şeyi küçük karşılamaz. Çünkü toprağın hafızası vardır ve bir ormanın sessizliği, o küçük ihmalin büyümesiyle bozulur.
Bir kuşun yuvası... Bir karıncanın yolu... Toprağın altındaki binlerce hayat... Hepsi aynı ateşin içine düşer ve geriye yalnızca sessizlik kalır.
Çoğu zaman "ağaç yandı" deriz. Hâlbuki yanan hayatın kendisidir.
Kuşlar sabah yuvalarından çıkar, yavrularına döner. Ama yangından sonra döndüklerinde yuva yoktur, yol yoktur, ses yoktur. Bir kuş, başka bir ağaç bulabilir ama kaybettiği yavrusunu bulamaz.
Bu yüzden mesele yalnızca kaç hektarın yandığı değil, kaybolan hayatlardır.
Bugün gölgesinde oturduğumuz ağaçlar, bizden önceki insanların bize bıraktığı emanetlerdir. Onlar korudu, biz devraldık. Şimdi aynı sorumluluk bizim omuzlarımızdadır. Yarın çocuklarımıza ya gölgesinde oturacakları ormanlar bırakacağız ya da küle dönmüş hatıralar... Medeniyet, yalnızca şehir kurmak değil, aynı zamanda hayatı korumaktır.

5