Son dört yazıda Osmanlı Devleti ve İslam Dünyasının, Batı Dünyasıyla arasındaki iktisadi ve siyasi sistem farklarını, kök sebeplere inerek analiz etmeye çalıştım.
Değerlendirme: Osmanlı Devleti bilerek, isteyerek ve planlayarak Doğu Akdeniz ve Mezopotamya'nın Emevi, Abbasi,Sasani, Selçuklu ve İlhanlı dönemlerinde oluşmuş mirasını; Bizans İmparatorluğunun birikimiyle harmanlayarak yeni ve işlevsel bir sistem kurmuştu.
Osmanlı Devleti kurulduğu günden 16. yüzyıla kadar her dönem sınırlarını büyütüp iktisaden gelişiyordu; Avrupalılar da bu dönemin ilk yarısında iç çatışmalarla sürekli bölünüyorlardı.
Daha sonra Kilisenin "uluslararası veya devletlerüstü" bir statüyle ortaya çıkıp otoritesini tesis etmesiyle Avrupa'da "devletçikler" arası çatışmalar azaldı.
İşbirliği içinde rekabet, uzlaşma, ortaklaşma ve sözleşme hukuku ve muhasebe tekniklerinin gelişmesiyle bütün Avrupa iktisaden sürekli gelişmeye başladı.
Bu gelişmelere rağmen her şey Osmanlıların lehine görünüyordu.
Avrupalıların, Osmanlı Devletiyle rekabet etmek gibi bir umutları da niyetleri de yoktu.
Bu dönemde, "işletme sermayesi ve mülkiyet haklarına hukuki güvence" sağlamanın, en büyük siyasi güç kaynağı olabileceği henüz bilinmiyordu.
Tarihi süreçler, Osmanlılarda "işletme sermayesi ve özel mülkiyet hakları"nı her geçen gün zayıflatırken; Avrupa'da her geçen gün güçlendiriyordu.
Avrupa'daki "siyasi fetret döneminde" devletçikler birbirlerine karşı hegemonik bir askeri ve siyasi üstünlük oluşturamamıştı.
Yenişememe, çatışmaların süresini uzatıyordu; bu da devletçikleri finansal açıdan mahvediyordu.
Hiç beklenmedik bir anda Gregoryen Reformu sonrasında oluşan yeni bir dinamik, yani yeni Kilise, "devletlerüstü veya uluslarüstü bir güç ve hakem" olarak ortaya çıktı ve kendi ilkelerini bütün devletçiklere dayattı.
Kilisenin dayattığı bu ilkeler siyasi özneler olan devletçikleri, müzakere, pazarlık, uzlaşma ve ardından işbirliğine yöneltti.
Bu dönemde Kilise, Avrupa'da "özel işletme sermayesi ve özel mülkiyet haklarını adeta kutsal bir zırhla" koruma altına aldı.
Bu istikrarlı işbirliği ortamı hem "işletme sermayesi ve özel mülkiyete" koruma sağladı hem de Avrupa'da yağma, aşırı vergi ve müsadere gibi sermaye düşmanı uygulamaları neredeyse bitirdi.
"Devletçikler" adeta sermayenin çıkarını koruyan birer aygıta dönüştü.
"Büyük işletme sermayeleri ve mülkiyet hakları" Osmanlılarda istikrarsızlığın bir unsuru olarak görüldüğü için planlı bir şekilde kısıtlanırken; Batıda, işletme sermayeleri ve mülkiyet hakları her geçen gün biraz daha kök salıyordu.
Güçlenen sermayeyle birlikte, Batı da bankaların, merkez bankalarının, sigorta şirketlerinin ve borsaların etkisi ve faydası belirgin ölçülerde artmaya başlayınca; Osmanlılar ve Avrupa arasındaki güç farkı zamanla kapandı sonra da Avrupalıların lehine döndü.
Bu "İktisadi ve askeri güç farkı" her geçen gün açılmaya devam etti.
Gelişim süreçleri farklı, bürokratik yetkinlikleri farklı, kurumları farklı, siyasi yapısı farklı ve kültürleri farklı fakat yan yana yaşayan iki ayrı dünya, oluşmuştu.
Bu "iki farklı dünyanın oluşumunda" İslam ve Hristiyanlık öğretilerinin doğrudan ve belirleyici bir etkisi olduğunu düşünmüyorum.
Yani ne İslam "geri kalmışlığın" ne de Hristiyanlık "gelişmişliğin" kök sebebiydi.
GANİMET, MÜSADERE VE VERGİLEME
Soru: Tüm bunlar olup biterken Osmanlılar uyuyor muydu
Açıklama: Osmanlıların, Avrupa'da olan bitenlerden haberdar olmaması imkansızdı.
Çünkü İstanbul, İzmir ve İskenderiye gibi şehirlerde ticaretle uğraşan, Avrupa şehirlerine gidip gelen yüzbinlerce Avrupalı ve Levanten yaşıyordu.
Bunlara ilaveten Osmanlı Yahudileri de diğer Yahudiler gibi uluslararası bir network'ün parçasıydılar.
Avrupa'nın gelişmişlik seviyesiyle ilgili "gözleme dayalı her türlü bilgi" Osmanlı topraklarına akıyordu.
Peki sonuçları da gören Osmanlı ne yaptı
Mevcut tahkiyemize (anlatıya) göre Osmanlı'nın, Avrupa'daki bu başarıları görünce; işletmeler kurdurup "sermaye birikimi ve özel mülkiyeti" geliştirmesi beklenir.
Yapmadı ve bildiği yollardan ilerlemeyi tercih etti.
Bildiği yollar:
1) Önce Avrupa'nın bu zenginliğine yağma ve ganimet yoluyla ulaşmaya çalıştı. II. Viyana Seferi, (1683) bu tip arzuların etkisinde hazırlanmış olmalı.
Sonucu biliyoruz: Hezimet.
2) Osmanlılar, Avrupa'da artık yeni ülkeleri feth edemeyeceğini anlayınca, bu defa "iç fetihler"e yöneldiler.
Prof. Dr. Yücel Özkaya, "Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Ayanlık" adlı kitabında, 18. Yüzyılda Anadolu ve Rumelide Ayanlık Kurumunun güçlendiğini ve ayanların o güne kadar özel kesimde görülmemiş tutarlarda sermayeye sahip olduklarını belirtir.
Devletin, "ticari sermaye ve özel mülkiyeti güçlendirme" bağlamında ayanların sermayesini meşrulaştırması ve zengin sayısını artırmaya çalışması beklenirdi.
Yapmadı.
Uzatmadan söyleyelim; Osmanlı Devleti yapması gerekenin tam tersini yaparak yani bir yüz yıl uğraşarak Ayanların tamamını tasfiye etti ve mal varlıklarına el koydu.
KÜÇÜK KAYNARCA ANTLAŞMASI
Küçük Kaynarca Antlaşması, Osmanlı Devletinin

2