Şehadet kelimesini söyleyen herkesi Müslüman kabul ederiz.
Bu cümleden kendimizi "kabul" makamı olarak gördüğümüz anlaşılmasın.
İslam'a göre Müslümandır anlamındadır.
Her Müslüman, namazın her oturuşunda tehıyyatı okurken yine o Kelime-i Şehadet'i tekrarlar.
Müezzin ise günde beş vakitte, sesini sonuna kadar kullanarak, herkese duyurabilmek için hoparlör teknolojisini de kullanırken dinleyen Müslümanlar da "sünnettir" diye ezanı tekrarlar.
"Ben Müslümanım" demek, Kelime-i Şehadet'i dille söylemek iyi ve güzel bir iddiadır.
Her iddia sahibi, iddia ettiğini ispat etmek zorundadır.
İşte amel-i salihimiz, yani bütün davranışlarımızı İslam'a göre yapmamız, imanımızın şahidi olur.
Altıncılar çarşısında gerçek altınla sahte altın vitrinlerde, parlak ışıklar altında her ikisi de "Gerçek altın benim" der.
Hatta bunların hangisinin gerçek altın, hangisinin sahte altın olduğunu bilemeyecek derecede birbirine benzeyen altınlar, ancak mihenkle ayırt edilebildiği gibi, her ikisini de ateşe attığınızda gerçek altınla sahtesi ayrışıverirler.
Saf altın, ateşe atıldığında eriyince eksilmez.
Sahte altından ise eğer kaplama değilse, altın bulunamaz hatta sarı renk bile kaybolur.
Hayatta, kendimizden başka hiçbir kimseyle yarış yapmayalım. Bunu yaparsanız rahat edersiniz.
Kendimizle yarışa devam.
Bugünüm dünden daha iyi ve daha hayırlı olmalı.
Yarınımız bugünden iyi olmalı.
Her günümüzün geçen günden daha hayırlı olması için çalışmamız, aslında bütün Müslümanlarla yarış yapmak gibidir.
Şu anda Rabbimizin haber verdiği, Sevgili Peygamberimiz'in yürüdüğü bu Sırat-ı Müstekıym denilen İslam yolunda, iki milyar Müslüman yürüyor.
Sıhhatlisi hastası, fakiri zengini, amiri memuru, genci ihtiyarı, erkeği kadını... herkes Rabbimizin o Müslüman'a verdiği nimetler oranında görevini yerine getirmekte başarılı veya başarısız sayılacağı haber verilmiş.
Bin ton hurması olduğu halde bir ton hurmayı fakirlere dağıtan bir Müslüman'ın sevabından, iki hurmasından birini fakire verenin sevabının daha fazla olduğunu Sevgili Peygamberimiz:
عَن' أَبِي هُرَي'رَةَ
أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَي'هِ وَسَلَّمَ قَالَ سَبَقَ دِر'هَمٌ مِائَةَ أَل'فِ دِر'هَمٍ قَالُوا وَكَي'فَ قَالَ كَانَ لِرَجُلٍ دِر'هَمَانِ تَصَدَّقَ بِأَحَدِهِمَا وَان'طَلَقَ رَجُلٌ إِلَى عُر'ضِ مَالِهِ فَأَخَذَ مِن'هُ مِائَةَ أَل'فِ دِر'هَمٍ فَتَصَدَّقَ بِهَا
"Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçti" dedi,
"Bu nasıl olur ya Rasülellah" dediler,
"Bir adamın iki dirhemi vardı, birini sadaka olarak verdi. Öbür zengin adam, malının yanına vardı, o malından yüz bin dirhemi sadaka olarak verdi" dedi." (Nesai, Sünen, K. Zekat, bab 49, Ahmet Müsned, Ebu Hüreyre Hadis, İbni Hıbban, Sahih, K. Zekat Hadis no 3347...)

11