Yemen-Riyad hikayesinden derin kırılmaya

Yemen, yeniden bölgenin en kritik cephelerinden biri haline geliyor. Aslında mesele yeni değildi. Yemen uzun yıllar kuzey-güney ayrışması, mezhepsel farklılıklar ve merkezî otorite sorunlarıyla boğuşuyordu. Husiler ülkenin kuzeyinde güçlenmiş, 2014'te başkent Sana'yı ele geçirmişti. Suudi Arabistan ise İran'a yakın gördüğü bir yapılanmanın güney sınırında bu kadar güçlenmesini tehdit olarak görmüş ve 2015'te Yemen'e askerî müdahale başlatmıştı.

Fakat savaş Riyad'ın beklediği gibi sonuçlanmamıştı. Husiler ortadan kaldırılamadığı gibi zaman içerisinde füze, İHA ve deniz hedeflerine saldırı kapasitesine sahip daha güçlü bir aktöre dönüşmüştü. Suudi Arabistan da uzun ve maliyetli savaşın ardından Yemen sahasından çıkmanın yollarını arıyordu. Burada bize ekranlarda anlatılan mezhep temelli anlatıların hakikati yeterince resmetmediğini vurgulayalım. İslam dünyasında birçok ülkede mezhep gerilimi olarak anlatılan hikaye esasında egemenlik kavgasıdır. Merkezi otoriteler adil bir düzen kurdukları takdirde mezhep gerilimi suni bir mesele olarak sönümlenecektir. Ancak merkezi elitlerin, monarşilerin, darbeyle iktidara gelmiş yapıların güç mücadelesinde azınlık grupları doğal olarak dışardan müdahaleye açık gruplar olacaktır. Bu dosya daha fazla uzadığında Körfez'de çok daha derin çatlakların ortaya çıkması an meselesi haline gelecektir.

2022'den sonra çatışmalar azalmış, 2023'te Çin'in aracılığıyla İran ile Suudi Arabistan arasında başlayan normalleşme girişimi yeni bir dönemin kapısını aralamıştı. Riyad'ın beklentisi Yemen cephesinin de giderek sakinleşmesiydi. Öte yandan Yemen sahasında Suudi Arabistan'ın dışında BAE'nin rolü göz ardı edilmemeli. BAE'nin İbrahim Anlaşmaları ve I2U2 hattındaki rolü bugünkü pozisyonuyla birlikte değerlendirilmeli. BAE'nin Hind-İbrahim Anlaşmaları adı verilen süreçte Tel Aviv yönetimiyle olan diyaloğu buradaki krizleri teşhis ederken anahtar rolü oynamakta.

Pekin tarafından desteklenen o günlerde Tahran ve Riyad arasında bir uzlaşma ihtimali var mıydı bilinmez ancak 7 Ekim sonrası başlayan süreç İran-İsrail-ABD savaşı ile diplomatik çözümleri de ortadan kaldırdı.

Savaşın İran sınırları içinde kalmayacağını bölgenin bütün aktörlerini olumsuz etkileyeceğini öngörmemek imkansızdı. İran, Hürmüz Boğazı üzerinden baskı kapasitesini artırırken Yemen'deki Husiler de Kızıldeniz ve Babülmendeb hattında daha etkili hale geliyor. Böylece Basra Körfezi ile Kızıldeniz aynı güvenlik denklemine giriyordu.

Babülmendeb yalnızca Yemen'in karşısındaki dar bir deniz geçidi değil. Hint Okyanusu'ndan gelen gemilerin Kızıldeniz'e, oradan Süveyş Kanalı üzerinden Doğu Akdeniz'e ve Avrupa'ya ulaşmasının en kolay güzergahlarından biri. Bu hat güvenli değilse gemiler Afrika'nın güneyinden, Ümit Burnu üzerinden dolaşmak zorunda kalıyordu. Yol, yakıt, navlun ve sigorta maliyetleri yükseliyor.

Krizi büyüten esas mesele de Hürmüz ile Babülmendeb'in aynı anda baskı altında kalması.

Suudi Arabistan ve BAE petrollerini Hürmüz üzerinden çıkaramayacağını planlayarak kaynaklarının bir kısmını doğu-batı petrol hattıyla Kızıldeniz limanlarına çıkarıyordu. Ancak şimdi Kızıldeniz çıkışı da güvende değilse alternatif güzergâhın kendisi risk haline geliyor. Yani bir boğazı diğerine alternatif yapmak da imkansız hale geldi.