ABD ve İran arasında konuşulan metin henüz nihai bir barış anlaşması değil. Daha çok, savaşı durdurabilecek bir sürecin ve sonraki 60 günlük pazarlığın sınırlarını belirleyecek bir mutabakat zaptı. Reuters'ın son haberlerine göre taraflar dondurulmuş fonlar, geçici yaptırım gevşemesi, Hürmüz'ün açılması ve uranyum stoğunun nasıl ele alınacağı başlıklarında birbirine yaklaşmış olsa da Tahran'da nihai onayın henüz verilmediği, Washington'da ise metnin nasıl anlatılacağı konusunda bile tam bir uyum bulunmadığı anlaşılıyor. İran'da Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi'nin onayı ve Mücteba Hamaney'in imzası gerekiyor. Ancak hafta sonu Beyrut'a dönük İsrail saldırıları, müzakere zeminini yeniden sarsmış durumda. Bu sebeple kesinleşmiş bir zafer ya da kalıcı bir düzen görmek için erken.
Kim kazandı kim kaybetti hükmü vermek için belki erken ama bazı kaybedenler şimdiden görünür hale geldi. Bunların başında da Trump geliyor. Trump savaşa girerken büyük laflar etti. İran'ın nükleer kapasitesinin geri döndürülemez biçimde sınırlandırılması, Hürmüz Boğazı'nın eski rejimine dönmesi ve bölgesel denklemin yeniden kurulması bekleniyordu. Geldiğimiz noktada ise konuşulan metin, İran'ın zenginleştirdiği uranyumu ülke içinde seyreltebileceği, bazı petrol yaptırımlarının geçici olarak gevşetilebileceği ve Hürmüz'ün ticari gemilere yeniden açılmasının müzakerenin parçası olabileceği bir çerçeveye işaret ediyor. Bu tablo, savaş başında dile getirilen hedeflerle bugünkü gerçeklik arasında ciddi bir mesafe olduğunu gösteriyor.
Trump'ın son aylardaki söylemi de bu sıkışmayı yansıtıyor. Bir gün "anlaşmaya çok yakınız" diyor, ertesi gün yeni saldırı tehdidinde bulunuyor. Sonra yeniden imza tarihinden söz ediyor. Bu inişli çıkışlı açıklamalar dışarıdan bakıldığında kararlılıktan çok çaresizlik algısı yarattı. Chatham House'un "Trump Şoku" diye tarif ettiği mesele de biraz burada başlıyor: ABD hegemonyası istikrar sağlayan merkez olmak yerine, giderek öngörülemezliğin kaynağı oldu. Bu algı rakiplerden ziyade Avrupalı müttefikler üzerinde de yıpratıcı sonuçlar üretti.
Savaşın diğer kaybedeni ise İsrail. Çünkü Tel Aviv'in savaş başında ilan ettiği hedeflerin hiçbiri tam olarak garanti altına alınmış olmayacak. İran rejimi ayakta. Nükleer program tümüyle sökülmüş görünmüyor. Füze kapasitesinin tasfiye edildiğine dair bir haber yok. En önemlisi de Lübnan dosyası, İran'ın ısrarı nedeniyle anlaşmanın ayrılmaz başlıklarından biri haline geliyor. Haber ajanslarına göre Trump, Beyrut'a dönük yeni İsrail saldırılarının süreci raydan çıkarabileceğini açıkça gördü ve Netanyahu'yu frenlemeye çalıştı.
ABD ile İsrail arasındaki farklılıklar artık daha görünür hale geldi. İsrail açısından savaşın sürmesi, Netanyahu'nun ve kabinesinin iktidarda kalması olarak görülüyordu. Trump açısından ise savaşın uzaması, seçim baskısı, enerji fiyatları ve uluslararası maliyetler nedeniyle baskıyı artırıyor. Dolayısıyla iki başkentte iki farklı siyasi sonuç ortaya çıkacak. Kısacası ABD savaştan çıkış ararken İsrail ise savaşı uzatmanın yollarını arıyor.
Körfez ülkeleri de bu savaşın açık kaybedenleri arasında sayılabilir. Tahran bundan sonra caydırıcılığını daha çok Hürmüz ve Körfez ülkelerinin kırılganlığı üzerinden kurmaya çalışacak görünüyor. Bu, savaş boyunca doğrudan ya da örtülü biçimde ABD çizgisinde duran Körfez başkentlerinin daha güvensiz bir jeoekonomik ortamla karşı karşıya kalacağı anlamına geliyor. BAE liderliğinin İran'a şimdiden büyük miktarda para ödediği konuşuluyor.

13