Terörden Arınmış Bir Bölge Mümkün Mü

Suriye'de son günlerde yaşanan gelişmeler sadece SDG'nin akıbetini merak edenleri ilgilendirmiyor. Bölgede silahlı/terör yapılarının geleceğine ilişkin geniş çaplı bir dönüşüm yaşanıyor.

SDG lideri Mazlum Abdi, örgütün silahlı güç varlığının sona erdiğini açıkladı. SDG'nin askeri ve idari yapılarının Şam'a entegrasyonu hızlanıyor.

Haber manşetleri "Kim kazandı" sorusu üzerinden yürüyor. Şam mı kazandı, SDG mi Kürtler önemli kazanımlar mı elde etti, yoksa özerk yönetim projesi sona mı erdi

Bence meseleye buradan bakmak resmi daraltıyor. Çünkü Suriye'de yaşanan asıl değişim, merkezi yapının güçlendirilmesiydi. SDG uzun yıllar boyunca Suriye'nin kuzeydoğusunda Esad yönetimine bile petrol sattı. Örgüt kendi silahlı gücünü, idari kurumlarını ve ekonomik kaynaklarını kontrol etti. Federalizm ve adem-i merkeziyetçilik taleplerini gündemde tuttu. Şimdi ise silahlı varlığını sona erdiriyor ve merkezi Suriye devletinin kurumlarına entegre oluyor.

Suriye'yi en iyi bilen isimlerden Serhat Erkmen'in dikkat çektiği gibi entegrasyon teknik anlamda henüz bitmiş değil. Bazı birliklerin intibakı, personel işlemleri ve idari devirler devam ediyor. Yani SDG'nin feshi sürecin sonu değil, önemli bir aşaması.

Ancak gidişat belli. Şam yönetimi orduyu, sınırları, petrol sahalarını ve idari kurumları yeniden merkezi devletin denetiminde topluyor. Kürtçe konusunda bazı kültürel haklar korunuyor. Eski SDG kadrolarının devlet sistemine katılması sağlanıyor. Fakat ayrı bir ordu ve ayrı bir egemenlik alanı söz konusu değil.

Trump'ın bölgedeki özel yetkili Büyükelçisi Tom Barrack'ın kullandığı formül tabloyu özetliyor: Bir ordu, bir hükümet, bir devlet. Bu söylem bölge gerçeklerinin dayattığı bir sonuç olarak okunmalı.

Türkiye açısından kritik değişim de burada başlıyor. Ankara yıllardır Suriye'nin kuzeyinde merkezi devletten bağımsız, silahlı ve dış destekli bir YPG/SDG yapılanmasına karşı çıkıyor. Şimdi bu yapının Şam'a entegre olması Türkiye'nin temel güvenlik beklentisinin amacına ulaştığını gösteriyor.

SDG'nin Suriye'de Esad döneminde konjonktürel Arap-Kürt koalisyonu olduğunu unutmayalım. Körfez'de yükselen Arap milliyetçiliği Suriye sahasında İran etkisini kırmak için direnç hattı tesis etmişti. O günlerde Riyad'ın aldığı pozisyon Şara yönetiminin hakimiyetiyle birlikte SGD çatısındaki Arap aşiretlerini de geri çekti. Sürecin bu noktaya evrileceğini yıllar önce bu köşede kaleme almıştık.

Fakat Suriye'deki gelişmeleri Türkiye'de devam eden süreçten bağımsız okumak giderek zorlaşıyor. Türkiye'de Çerçeve Yasa'nın kabul edilmesiyle birlikte PKK'nın silahsızlanması ve örgütsel varlığını sona erdirmesine ilişkin süreç artık yalnızca siyasi açıklamalarla yürümüyor. Hukuki ve kurumsal bir zemine taşınıyor.

Elbette Türkiye ile Suriye'de yaşananlar aynı süreç değil. Türkiye'de yaklaşık yarım asırlık terör örgütünün sona ermesi yüksek ihtimale sahip. Suriye'de ise iç savaş sırasında ortaya çıkan fiili bir yönetim alanı merkezi sisteme dahil oluyor.

Silah zoruyla siyasi alan tesis edilemez.

Çerçeve Yasa başarılı biçimde uygulanırsa bunun etkisi Türkiye sınırlarının ötesine geçebilir. PKK'nın Türkiye'de silahlı faaliyetlerini sona erdirmesi, SDG'nin Suriye'de bağımsız askeri yapı olmaktan çıkması ve Kandil merkezli örgütsel kapasitenin zayıflaması aynı yönde ilerlerse bölgenin son kırk yıldaki güvenlik denklemi değişebilir.

Ancak önümüzdeki haftalar daha dikkatli olunması gereken bir dönem. Çünkü barış süreçleri çoğu zaman anlaşma yapılırken değil, uygulanırken kırılganlaşıyor.

İlk risk silahsızlanmanın doğrulanmasıdır. Silahların gerçekten bırakılıp bırakılmadığı, örgütsel yapıların sona erip ermediği ve farklı ülkelerdeki unsurların sürece nasıl dahil olacağı açık biçimde ortaya konulmak zorunda.