Mekke Anlaşması: Stratejik özerklik arayışı

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke'de imzalanan savunma anlaşması yeni bir askeri ittifak olarak dikkat çekti.

Üç ülkeden birine yönelik saldırının diğerlerine de yapılmış sayılması, anlaşmayı doğrudan NATO'nun 5. maddesiyle karşılaştırmaya açıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da bu benzerliği reddetmiyor. Teknik olarak aynı prensibin geçerli olduğunu, üç ülkenin birbirlerinin güvenliğini korumayı taahhüt ettiğini söylüyor.

Fakat bence anlaşmanın asıl anlamı burada değil. Mekke'de imzalanan anlaşma, üç ülkenin yeni bir cepheye katılmasından çok mevcut cephelerin dışında kendilerine daha geniş bir hareket alanı açma arayışı olarak okunmalı. Bu tabloya stratejik özerklik arayışı diyoruz.

Çünkü Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan üçlüsü ABD, Çin veya Rusya gibi aktörlerin gerilim hattında zarar görmek istemiyor. Tam tersine üç ülke de büyük güçlerle ilişkilerini sürdürmek, fakat küresel cepheleşmede güvenliklerini bölgesel çözümle sağlama almak istiyorlar.

Türkiye bunun en bariz örneği. Ankara NATO üyesi. ABD ve Avrupa ile güvenlik/ticaret ilişkilerini sürdürüyor. Fakat aynı zamanda Rusya'yla enerji ve ticaret bağlarını tamamen koparmıyor, Çin'le ekonomik ilişkilerini koridorlarla geliştiriyor ve kendi savunma sanayii kapasitesini büyütüyor.

Yani Türkiye açısından stratejik özerklik Batı'dan kopmak yerine ticari partneri Batı'nın içinde kalarak gerektiğinde bağımsız karar verebilme kapasitesi üretmek.

Suudi Arabistan'da da benzer bir yönelim var.

Riyad'ın ABD ile güvenlik ilişkileri hâlâ güçlü. Ancak aynı Suudi Arabistan Çin'le enerji, teknoloji, yatırım ve altyapı alanlarında ilişkilerini derinleştiriyor. Rusya'yla da OPEC+ üzerinden enerji politikasında koordinasyon yürütüyor.

Pakistan'ın durumu biraz farklı. Çin-Pakistan ilişkileri çok daha yapısal. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC), savunma sanayii ve askeri işbirliği İslamabad-Pekin hattını stratejik bir ortaklığa dönüştürdü. Buna rağmen Pakistan da ABD ile ilişkilerini tamamen koparmıyor, Rusya'yla yeni alanlar açmaya çalışıyor.

Küresel ekonomi verilerinin önümüze koyduğu bir gerçek var. Giderek büyüyen Çin ekonomisinin üretim ve ticaret koridorlarından pay almak herkesin arzusu.

Bu nedenle Mekke İttifakı'nı büyük güçlerden birine karşı kurulmuş yeni bir blok olarak okumak eksik kalır. Üç Müslüman ülkenin de büyük güç rekabeti içerisinde kendi hareket alanlarını genişletmeye çalıştığını görmeliyiz.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Serdar Karagöz'e verdiği mülakatta anlaşmayı anlatırken kullandığı "bölgesel sahiplenme" kavramı burada önem kazanıyor. Fidan'a göre dışarıdan gelen hegemonlar bölgedeki sorunları çözmek yerine çoğu zaman daha ağır hale getiriyor. Bu yüzden bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini, ekonomik istikrarlarını ve kalkınmalarını daha kurumsal mekanizmalarla kendilerinin garanti etmesi gerekiyor.

Yani stratejik özerkliğin bölgesel karşılığı, bölgesel sahiplenme. Bölgenin güvenliği sadece Washington'dan, Moskova'dan veya başka bir dış merkezden gelecek garantilere bırakılamaz.

Mekke İttifakı bu düşüncenin kurumsal ayağı. Fidan'ın anlattığı yapı yalnızca siyasi bir deklarasyon değil. Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve genelkurmay başkanlarının yer aldığı stratejik ve askeri bir komite kurulacak. Kalıcı bir genel sekreterlik oluşturulacak ve merkezi Suudi Arabistan'da olacak.

Daha önemlisi ordular arasında ortak çalışabilirlik hedefleniyor. TSK'da ikili anlaşmalarla eğitim alan subay profiline baktığınızda zaten bu geniş projeksiyonu görmek mümkün.

Ortak eğitimler ve tatbikatlar yapılacak. Lojistik sistemleri uyumlaştırılacak. İstihbarat paylaşımı geliştirilecek. Elbette terörizmle mücadelede istihbarat akışının etkisi yüksek olacak. Savunma sanayileri arasında işbirliği kurulacak. Fidan, liderler arasındaki görüşmelerde özellikle savunma sanayii işbirliğinin öne çıktığını da söylüyor.