Yıllar önce herkes "Endüstri 4.0 geliyor" derken Selçuk Bayraktar buna itiraz etmişti. Başkalarının inşa ettiği bir paradigmada var olamayacağımızı kendi yolumuzu ve ihtiyaçlarımızı kendimizin belirleyeceğini vurgulamış ve Milli Teknoloji Hamlesi ile yola devam etmişti. Nitekim dışa bağımlılığı azaltan milli üretim ve milli yazılım modeli ile dünya savaş tarihinde çığır açtı. İlerleyen yıllarda Francis Fukuyama yazdığı makalede "İnsansız hava araçları, 2020 yılında Türkiye'nin bölgesel bir güç olarak yükselişini büyük ölçüde destekledi" diyordu.
Geçtiğimiz hafta Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in müfredatta bazı kavramların yeniden ele alınması gerektiğine dair açıklamaları tartışıldı. Mesele sadece tarih ders kitaplarıyla sınırlı bir tartışma değil. Basına yansıyan örneklerde "Orta Asya" yerine Türkistan, "Haçlı Seferleri" yerine Haçlı Saldırıları/Haçlı Savaşları, "Coğrafi Keşifler" yerine sömürgecilik merkezli bir adlandırma öneriliyor. Bu yaklaşım, adlandırmaların masum olmadığını dünyayı hangi gözle gördüğümüzü, tarihi hangi merkezden okuduğumuzu ve gelecek tahayyülümüzü nasıl kurduğumuzu hatırlatıyor.
İşte bu noktada derin bir soru sormamız gerekiyor: Tarih ve coğrafya anlatısında kendi kavramlarımızı kullanmayı savunurken, üniversite ve akademi dünyasında neden hâlâ başkalarının ölçütleriyle ve kriterleriyle kendimizi tanımlıyoruz
Bugün Türkiye'de akademik yükselme sisteminin önemli bir kısmı WoS, Scopus, Q1-Q2 dergi sıralamaları, atıf sayıları, h-endeksi, uluslararası proje puanları ve özellikle de AB projeleri etrafında şekilleniyor. YÖK ve üniversitelerimiz giderek daha fazla biçimde akademisyeni ne söylediğiyle değil, hangi indeksli dergide yayın yaptığıyla; hangi meseleyi çözdüğüyle değil, hangi indekste göründüğüyle; ülkenin hangi bilimsel ihtiyacına cevap verdiğiyle değil, hangi küresel metrikte puan topladığıyla değerlendiriyor.
Geçtiğimiz yıllarda "Akademide Reyting Kaygısı" yazımızda (A.Z. Furat'la) bu meseleyi akademinin bir tür reyting ekonomisine dönüşmesi üzerinden tartışmıştık. Bu yazıda kaygımız şuydu: Akademisyen giderek düşünce üreten bir entelektüel olmaktan çıkıp, puan toplayan bir performans öznesine dönüşüyor. Peter Fleming'in eleştirisini aktarırken ise üniversitelerin "ölçülebilir çıktılar", "performans göstergeleri", "etki faktörleri" ve "yayın sayıları" üzerinden yönetilen kurumlara dönüştüğünü vurgulamıştık. Fleming'e göre bu ölçülebilirlik kültürü, akademisyenler ve öğrenciler açısından baskı ve tükenme üreten bir düzene dönüşüyor.
Bu yalnızca Türkiye'ye özgü bir problem değil. Ancak Türkiye açısından mesele daha hassas. Çünkü sosyal ve beşerî bilimlerde bilgi üretimi çoğu zaman yerel bağlama, dile, arşive, kavrama ve tarihsel tecrübeye yaslanır. Bu alanlarda bütün kalite ölçüsünü atıf sistemine bağladığınızda, aslında sadece akademik performansı değil, bilgi üretiminin istikametini de dışarıdan belirlemiş olursunuz.
Serbestiyet'te hem fizik hem felsefe okumuş çalışkan bilim insanı Enis Doko'nun Çin örneği üzerinden yaptığı değerlendirme bu açıdan dikkat çekici. Doko'ya göre Çin, akademik değerlendirme sistemini "kaç yayın, hangi indeks, kaç atıf" soruları üzerine kurmanın sonunda çok makale üreten ama kendi meseleleri üzerine derinlikli düşünmekte zorlanan bir akademi ürettiğini fark etti. Çin'in 2020'de SCI üstünlüğüne karşı geliştirdiği politika, üniversitelerin SCI/WoS göstergelerini işe alım, terfi, fon ve derece şartlarında otomatik belirleyici ölçüt olarak kullanmasını sınırlamayı hedefliyordu.
Doko'nun yazısındaki en önemli nokta şu: WoS merkezli değerlendirme sistemi yayın miktarını artırmakta başarılı olabilir ancak bilimsel derinlik, yerli entelektüel altyapı, toplumsal katkı ve stratejik araştırma öncelikleri üretmekte aynı başarıyı göstermeyebilir. Hatta kimi zaman bu hedefleri zayıflatabilir. Doko'nun ifadesiyle bu mesele yalnızca teknik bir ölçme-değerlendirme meselesi değil aynı zamanda epistemik bağımlılık meselesidir.
Hacettepe Üniversitesi'nden değerli bilim insanı Zehra Taşkın'ın yazıları da bu tartışmayı daha incelikli bir zemine taşıyor. Taşkın'a göre yayın ve atıf sayıları tamamen anlamsız değil ancak bunlar akademik kaliteyi tek başına belirleyen mutlak ölçütlere dönüştüğünde sorun başlıyor. Bibliyometri örüntüleri görünür kılabilir; fakat buradan doğrudan "kalite" hükmü çıkarmak başka bir aşamadır. Yani sorun ölçmenin varlığı değil, ölçütün hükümranlığa dönüşmesidir.
Taşkın'ın "tanınma rejimleri" ve "epistemik hiyerarşiler" vurgusu burada ayrıca önemli. Ona göre akademik bilgi giderek skor tablolarına, grafiklere, puanlara ve sıralamalara indirgeniyor. Ölçülebilir olanın hâkimiyeti, bağlamın derinliği, kültür, deneyim ve yerel kavrayış gibi unsurları geri plana itiyor. Bu durumda bilimsel kalite bir kavrayış olmaktan çıkıp bir skora dönüşüyor.
Taşkın'ın JCR çeyrek dilimleri üzerine yaptığı eleştiri ise Türkiye'deki yükselme sistemleri açısından doğrudan uyarı niteliğinde. Bir derginin Q1, Q2, Q3 konumunun yıldan yıla değişebilmesi, akademik niteliği sabit bir ölçüyle değil, ticari veri tabanlarının dinamik listeleriyle ilişkilendirdiğimizi gösteriyor. Taşkın'ın sorusu yerinde: Bu akademik faaliyet mi, yoksa iniş çıkışı belli olmayan bir borsa mı
Sosyal bilimlerin ve beşerî bilimlerin fen-sağlık bilimleriyle aynı metrik rejimine sıkıştırılmasının ciddi bir yöntem ve alan problemi doğurduğunu artık görmek zorundayız. Akademik evreni yalnızca yabancı indekslerin görünürlük mantığıyla değerlendirmek, yerli bilgi üretimini ikincilleştirme riski taşıyor.

14