İran Dosyası: Trump ne istiyor, Tahran ne kadar direnebilir

İran ile ABD arasındaki gerilim, sadece iki ülkenin restleşmesi değil. Nükleer mesele, bölgesel hegemonya rekabeti, enerji yolları ve küresel güç dengeleri ile kesişen çok boyutlu küresel krizin yansıması. Analizler, askeri hamleler ve diplomasi çağrıları birbirine karışırken, Trump liderliğindeki ABD'nin hedefleri ve İran'ın stratejik duruşu giderek daha kritik bir biçimde tartışılıyor.

2015'te İran ile P5+1 arasında imzalanan İran Nükleer Anlaşması'nı Trump yönetimi 2018'de tek taraflı olarak terk etti. Bu çekilme, İran'ın nükleer faaliyetlerini yeniden genişletmesine, uluslararası yaptırımların ağırlaşmasına ve diplomatik sürecin çökmesine yol açtı. Bu kopuş, iki taraf arasındaki güveni derinden aşındırdı ve bugünkü krizin temelini inşa etti. Geçtiğimiz yaz İran ile ABD müzakere süreci devam ederken İsrail, 13 Haziran'da İran'a saldırmış ve hem ABD hem de Avrupa ile müzakere süreci kesilmişti. Tahran'ın Tel Aviv'e verdiği cevaplar ise İran'ın kolay lokma olmadığını ispatladı.

İran'ın sahadaki kolları olan Direniş Ekseni geçtiğimiz yıllarda giderek baskılandı. Trump'ın "maksimum baskı" politikası, İran'ın bölgesel müttefikleri üzerinde de etki yarattı. Devrim Muhafızları'nın terör listesine alınması, finansal yaptırımların genişletilmesi, ABD'nin Irak'taki Şii milislerle ve Hizbullah'la ilişkileri hedef alması gibi adımlar, İran'ın Suriye, Irak ve Lübnan'daki nüfuzunu ve Yemen'deki Husiler üzerinden dolaylı etkisini daralttı. Bu baskı, İran'ın bölgesel bağlantılarını zayıflattı. Üstelik İran'ın sahadaki etkisini kırmak bölgedeki birçok Sünni-Arap aktörlerin de desteklediği bir süreçti.

Trump'ın birinci başkanlığında yani 2019'da ABD'nin Bağdat'ta Kasım Süleymani'yi hedef alarak öldürmesi, Vaşington'un doğrudan saldırı kabiliyeti ve kararlılığı konusunda Tahran üzerinde ağır bir travma yaratmayı hedefledi. Bu operasyon, sadece İran'daki askeri liderlik yapısını hedef almakla kalmadı; aynı zamanda direniş ekseninin geri kalanını da yeniden düşünmeye zorladı. Cumhurbaşkanı Reisi ve bakanlarının helikopter kazası, Hamas liderinin Tahran'da bombalanması birbirinden bağımsız gelişmeler gibi görünse de aslında hibrit savaşın birer adımıydı.

Trump döneminde diplomatik araçlardan çok askeri ve istihbarat araçlarının sahada aktif kullanıldığına tanık olduk. Bu da İran'ın hem nükleer programında hem de bölgesel siyasette belirgin şekilde savunma pozisyonuna gelmesine yol açtı.

ABD liderliği Tahran'ı bölgesel enerji piyasalarında daha sınırlı bir aktör olarak tutmaya çalışıyor. Trump, nükleer müzakerelerin yeniden başlamasını savunsa da bu taleplerin şartları sert: "İran'ın nükleer silah sahibi olmaması" ve uluslararası denetim altında tutularak ciddi kısıtlamaların getirilmesi şeklinde ifade ediliyor. Elbette Çin'e sevkedilen petrolün durumu rahatsız ediyor Trump'ı.

Trump'ın İran'dan diğer beklentisi, İran'ın bölgedeki milis ve vekil yapılara desteğini kesmesi; Yemen'de Husiler üzerinde etkisinin azaltılması. Özellikle Irak siyaseti üzerinde durmuştuk. Irak seçimlerinde Tahran etkisi aslında ABD'nin Irak anayasa sürecinde bıraktığı kaosun bir uzantısı. Irak sahasında Barzani taraftarları ile Haşdi Şabi ilişkisi raporlandığı gibi derin bir ittifak pozisyonunda ise Bağdat yönetimi için zor günler geliyor demektir.

İran, ambargoların doğurduğu izolasyonu hafifletmek için Pekin ile petrol ve ticaret anlaşmaları kurdu. Trump, bu bağın kırılmasını ve İran'ın küresel petrol piyasasına Batı ile entegre olmasını istiyor olabilir; bu da Vaşington'un küresel enerji rekabeti ve Çin'e karşı stratejisinin bir parçası olarak okunmalı.