İbrahim Anlaşmalarından Mekke Anlaşmasına

2020'de imzalanan İbrahim Anlaşmaları, Filistin meselesini yok sayarak normalleşme bölgeyi normalleştirme iddiasıyla ortaya çıktı. Aynı zamanda yeni bir ekonomik ve güvenlik mimarisinin de zeminini oluşturdu. İsrail'in teknoloji kapasitesi, Körfez sermayesi ve ABD'nin güvenlik şemsiyesi aynı denklem içinde buluşturulmaya çalışıldı.

Ardından I2U2 geldi. Hindistan, İsrail, ABD ve BAE enerji, gıda güvenliği, teknoloji, ulaştırma ve altyapı gibi alanlarda yeni bir işbirliği modeli geliştirdi. 2023'te G20 Yeni Delhi Zirvesi'nde ilan edilen IMEC ise bu sürecin fiziki karşılığıydı. Hindistan'dan başlayan ticaret hattının BAE ve Suudi Arabistan üzerinden İsrail'e, oradan da Avrupa'ya bağlanması hedefleniyordu.

Yani önce siyasi normalleşme sağlanacak ardından ekonomik ağ kurulacaktı. Sonra bu ağın limanlar, demiryolları ve enerji hatları üzerinden fiziki bir koridora dönüşmesi planlandı. Çin'e karşı Hindistan'ı üretim üssü yapacak bu denklemde İsrail bölgenin vazgeçilmez çıkış kapısı olacaktı.

O dönemde Körfez ülkelerinde Afganistan'ı terk eden ABD'ye karşı güven bunalımı yaşanıyordu. Çin'in bölgedeki yatırımları ve işbirliği tekliflerinin cazibesi de bir hayli yüksekti.

Gazze süreci ile bu konsorsiyum ilk sarsıntıyı yaşadı. Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki normalleşme süreci durdu. Kızıldeniz'de ticaret yolları güvenlik sorunuyla karşılaştı. İran-İsrail ve ardından İran-ABD geriliminin genişlemesi ise Körfez ülkelerinde daha temel bir soruyu gündeme getirdi.

ABD, bölgedeki gücünün sorgulandığı bir dönemde ekonomik düzenin güvenliğini nasıl temin edecek

7 Ağustos'ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Antlaşması yakın tarihin bilinmeyen süreçlerini de içermekte. O sebeple anlaşmanın şimdilik muğlaklık içerdiğini söyleyebiliriz. Anlaşmayı yeni bir askeri blok olarak okumak eksik kalıyor. Bölgenin sahiplerinin güvenliklerini çeşitlendirme arayışının bir sonucu olarak görmek zorundayız.

Ancak anlaşmanın ekonomik boyutu en az askeri detayları kadar önemli.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ı yan yana koyduğumuzda ilginç jeoekonomik bir harita ortaya çıkıyor. Pakistan Hint Okyanusu'na açılıyor. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru ve Gwadar bağlantısıyla Asya ticaret ağının önemli bir parçası.

Suudi Arabistan enerji kaynakları, sermaye birikimi ve Kızıldeniz limanlarıyla bu hattın merkezinde bulunuyor.

Türkiye ise Avrupa pazarına, Doğu Akdeniz'e ve Karadeniz'e açılan coğrafi konumunun yanında güçlü bir üretim ve savunma sanayii kapasitesine sahip.

Yani üç ülkenin birbirini tamamlayan imkanları var: sermaye, üretim, enerji, lojistik ve güvenlik.

Bu durum Mekke Anlaşması'nın doğrudan yeni bir ticaret koridoru oluşturduğu anlamına gelmiyor. Anlaşma metni esas olarak savunma ve caydırıcılık üzerine kurulu. Ancak oluşturduğu güvenlik çerçevesi, gelecekte ekonomik bağlantıların gelişmesini kolaylaştırabilecek yahut zorlaştırabilecek bir zincir olarak görülebilir. Bu sebeple Çin'in bu hatta erişimi buradaki istikrara bağlı.

Hindistan açısından mesele biraz daha hassas. Yeni Delhi'nin son yıllarda geliştirdiği Batı bağlantısı büyük ölçüde Hindistan-BAE-Suudi Arabistan-İsrail-Avrupa hattına dayanıyordu. BAE açısından da benzer bir durum söz konusu. Abu Dabi uzun süredir kendisini Körfez'in finans, lojistik ve teknoloji merkezi olarak konumlandırıyor. I2U2 ve İbrahim Anlaşmaları bu konumu güçlendirmişti. Yemen'de Libya'da pozisyon alan BAE'nin geçtiğimiz aylarda Tahran'a yüklü miktarda para ödeyerek hedef olmaktan kurtulduğu iddiası dolaştı.