Hürmüz üzerinden ABD-Çin dengesi

İran'a müdahale senaryosu nükleer tesisler, füze kapasitesi ve rejim değişikliği gibi gündemlerden uzaklaşarak yerini karmaşık bir denkleme bıraktı. Bugün sahadaki gerçeklik, askeri sonuçlardan çok ekonomik baskıların belirleyici olduğu bir tabloya dönüştü. Hürmüz Boğazı'nda yaşanan daralma, enerji akışını sınırlarken küresel ticaret zincirlerini de doğrudan etkiliyor ve bu durum krizi bölgesel olmaktan çıkarıp küresel bir mesele haline getiriyor. Geçtiğimiz yıldan beri vurguladığımız gibi büyük güçlerin aynı anda müdahil olduğu bir sistem krizine dönüşmüş durumda.

Trump'ın Pekin ziyareti bu bağlamda okunmalı. Normal şartlarda böyle bir ziyaretin savaş sonrası bir "zafer turu" niteliği taşıması bekleniyordu. Ancak sahadaki tablo buna izin vermedi. İran teslim olmadı, Hürmüz açılmadı, ABD-Avrupa çatlağı derinleşti ve müttefikler beklenen desteği vermedi. Bu koşullarda Trump'ın Çin'e gitmesi bir tercih değil, zorunluluk olarak ortaya çıktı. Ziyaretin içeriği de bu sıkışmayı yansıttı. Ticaret başlıkları konuşuluyor, şirket heyetleri eşlik ediyor, ancak ortaya çıkan somut bir stratejik uzlaşı görünmüyor. Çin tarafı ise temkinli bir dil kullanarak ne Trump'ın baskılarına boyun eğiyor ne de açık bir karşı cephe oluşturuyor. Bu durum, krizi erteleme arayışı olarak yorumlanabilir.

Ziyaretin altında yatan temel mesele Hürmüz'ün statüsü. Bugün taraflar "boğaz açık mı kapalı mı" sorusundan çok daha derin bir tartışma yürütüyor. ABD, savaş öncesindeki serbest geçiş düzenine dönmek isterken İran bunu kabul etmiyor ve geçişleri kontrol altına alarak yeni bir ekonomik ve siyasi denge kurmaya çalışıyor. Bu nedenle müzakere masası nükleer dosyadan önce Hürmüz üzerinden kilitleniyor. ABD baskıyı sürdürerek sonuç almak isterken Tahran abluka altında müzakere görüntüsü vermemekte kararlı görünüyor. Bu karşıtlık, diplomasinin tamamen çökmesini engelliyor ancak müzakerenin ilerlemesini de zorlaştırıyor.

Çin'in pozisyonu daha da belirleyici hale geliyor. Çünkü Hürmüz'de yaşanan sıkışma Çin'in enerji trafiğini doğrudan etkiliyor. Pekin savaşın uzamasını istemiyor ancak ABD'nin kurduğu baskı rejiminin parçası olmayı da kabul etmiyor. Bu nedenle Çin'in yaklaşımı doğrudan çözüm üretmekten ziyade dengeyi yönetmek/krizi ertelemek üzerine kurulu. İran'ı tamamen yalnız bırakmıyor, ancak ABD liderliğiyle açık bir çatışmaya da girmiyor. Bu durum Çin'i klasik anlamda bir arabulucu değil, daha çok dengeleyici bir küresel aktör haline getiriyor.

Trump'ın ziyaretinin hemen ardından Rus lider Putin'in Pekin'e gitmesi ise bu denklemi daha geniş bir çerçeveye taşıyor. ABD'nin uzun süredir hedeflediği Çin-Rusya ayrışmasının tersine, iki ülke arasındaki işbirliğinin arttığı görülüyor. Enerji, ticaret ve teknoloji alanlarında derinleşen işbirliği, İran savaşının dolaylı bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Rusya'nın yaptırımlar nedeniyle Asya'ya yönelmesi ve Çin'in bu boşluğu doldurması, küresel ekonomik ağı Batı'dan kısmen uzaklaştıran bir eğilim yaratıyor. Böylece İran savaşı, yalnız Ortadoğu'daki güç dengesini değil, küresel ticaretin yönünü de etkilemeye başlıyor.