Halep'ten Tahran'a Neler Oluyor

Halep sokaklarında bugün yankılanan silah sesleri, sadece bir mahalle çatışmasının değil, on yıldır bölgeyi esir alan "irrasyonel" bir projenin tasfiye sürecini gösteriyor.

Şam yönetiminin, kendi egemenlik alanında "paralel" bir yapıya izin vermeyeceğini ilan ederek SDG/YPG unsurlarına müdahale etmesi, aslında sahadaki hakikatin geç de olsa tecellisinden başka bir şey değildir. Yıllardır vurguladığımız gibi; "Rojava rüyasına kim inanır" sorusunun cevabı bugün Şam yönetiminin arkasındaki bileşkenin desteğiyle sahada verilmektedir.

Ahmet Şara ile başlayan yeni dönemde Suriye Arap Cumhuriyeti vurgusu yeterince anlaşılmadı. Bu gerçekle kavga eden, etnik ayrılıkçı rüyalarla otonomi peşinde koşan yapıların, Ankara'nın sarsılmaz "kırmızı çizgisi" ve Arap dünyasının yeniden tesis edilen birliği karşısında tutunma şansı zaten yoktu. Bugün Ankara'da Erdoğan'dan Bahçeli'ye, Dışişleri Bakanı Fidan'dan Milli Savunma Bakanı Güler'e kadar uzanan o güçlü mesajlar Şam'ın bu hamlesini bölgeyi istikrara kavuşturacak bir rasyonel süreç olarak okuyor.

Ankara'nın İdlib'te başlayan süreci desteklemesi, Riyad ve Doha'nın da Şam'ın arkasında saf tutarak bu restorasyon sürecine mali ve diplomatik kalkan olması, Suriye'nin yeniden toparlanarak dünya sistemine katılması için kritik adımlardı.

Suriye sahasında irrasyonel bir rüya olan Rojava'ya, ABD ve İsrail'in yön verdiğini İmralı'da Öcalan itiraf etmişti. Şimdi Trump pragmatizmi daha geniş ölçekte bir planı kurguluyor. İbrahim Anlaşmaları ile Çin'i Orta Doğu havzasından uzak tutmak için çaba harcayan Trump'ın denkleminde SDG/YPG ve Hizbullah gibi örgütlerin varlığı anlamsız hale geliyor.

Tahran'daki kaos senaryosunda İran-Çin Ticareti

Okuyucularımızın haklı olarak sorduğu "İran'da sular neden bu kadar bulanık" sorusunun cevabı ise Suriye'deki bu temizlik operasyonundan bağımsız değil, bilakis onun en kritik tamamlayıcısıdır. Bugün Tahran sokaklarını sarsan kaos ve halkın değişim talebi, sadece bir iç mesele değil; küresel sistemin İran'ı bir yol ayrımına zorlamasıdır.

Donald Trump dönemi ABD'sinin ana stratejisi artık Orta Doğu'da enerji ve zaman tüketmek değil, tüm sıklet merkezini asıl rakibi olan Çin'e ve Asya-Pasifik hattına kaydırmaktır. Ancak bu stratejik kaymanın ön şartı, Orta Doğu'yu İbrahim Anlaşmaları ekseninde, ticaret ve işbirliğine dayalı bir "sükunet havzasına" dönüştürmektir. İşte İran tam burada denkleme giriyor: Tahran ya Çin'e ucuz petrol sağlayarak Pekin'in enerji damarı olmaya devam edecek ya da kendi kademeli reformunu gerçekleştirerek bu yeni bölgesel entegrasyon sistemine dahil olacak.

Trump için İran'ı İbrahim Anlaşmaları'nın bir parçası yapmak, Çin'in enerji ikmal hattını kesmek ve Orta Doğu'yu ABD'nin büyük Çin kavgasında "istikrarlı bir arka bahçe" haline getirmek demektir. Dolayısıyla Tahran'daki hareketlilik, İran'ın bu küresel entegrasyon sistemine "ya rızayla ya da zorla" dahil etme sürecinin sancısıdır. Çin'in Venezuela'daki ABD hamlelerine karşı koyamayan hali, belki Tahran sokağını hareketlendiren en önemli psikolojik eşiklerden biri oldu.