Fransa'da yüz binler sokakta. Paris, Marsilya, Lyon ve Bordeaux başta olmak üzere birçok şehirde gösteriler düzenlendi. Eğitim şartları ve öğretmen eksikliği nedeniyle başlayan protestolar kısa sürede hayat pahalılığı, ücretler ve kamu hizmetlerine ilişkin şikâyetlerle genişledi. Gösterilerin bir kısmında polisle çatışmalar yaşandı. Mağazalar yağmalandı, kamu binaları ateşe verildi. Macron, Sarı Yelekliler'in eylemlerinden sonra yeniden sokağın öfkesiyle karşı karşıya kaldı.
Fransız sokaklarındaki görüntüler, hafızalarda hâlâ diri olan 2018 Sarı Yelekliler hareketini hatırlatıyor. O dönemde akaryakıt vergilerindeki artışa yönelik tepki giderek geniş bir toplumsal tabana yayılmıştı. Bugün de benzer bir memnuniyetsizlik söz konusu. Ancak bu kez öğrenciler ve gençler daha görünür. Eğitim, istihdam, hayat pahalılığı ve gelecek beklentileri aynı tartışmanın parçaları hâline geliyor.
Fransa zor bir eşikte. Hükümetin hazırladığı 2027 bütçesinde kamu açığının azaltılması için toplam 54 milyar avroluk mali iyileştirme hedefleniyor. Artan borç yükü Paris'i kamu harcamalarını yeniden değerlendirmeye zorluyor. Bir tarafta eğitim, sağlık, emeklilik ve sosyal güvenlik sistemine yönelik beklentiler var. Diğer tarafta giderek büyüyen savunma ve güvenlik ihtiyaçları. Üstelik hükümet, 2027 yılında savunma harcamalarına yaklaşık 6,5 milyar avro ilave kaynak ayırmayı planlıyor. Fransız sokağında yükselen itirazları bu iki meseleden bağımsız düşünemeyiz.
Aslında Fransa'nın yaşadığı sorun yalnızca iç politikayla sınırlı değil. Paris uzun zamandır Avrupa'nın siyasi ve askerî geleceğinde belirleyici rol üstlenmek istiyor. Brexit sonrasında İngiltere'nin Avrupa Birliği dışında kalması, Fransa'nın AB içerisindeki stratejik ağırlığını artırdı. Almanya ekonomik gücünü korurken Fransa, nükleer caydırıcılık kapasitesi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki daimî üyeliği ve savunma sanayisiyle Avrupa liderliği iddiasını öne çıkarıyor.
Bu yönelişin tarihsel bir arka planı bulunuyor. De Gaulle döneminden itibaren Fransa, Amerikan güvenlik şemsiyesine bütünüyle bağımlı olmayan bir Avrupa fikrini savunuyordu. Macron döneminde yeniden gündeme gelen Avrupa'nın stratejik özerkliği tartışması da bu arayışın devamı. Rusya-Ukrayna savaşı, Washington'un Avrupa güvenliğine yönelik yaklaşımındaki değişim ve NATO içerisindeki yük paylaşımı tartışmaları Paris'in önüne yeni fırsatlar çıkardı. Fakat bu fırsatların ciddi bir ekonomik karşılığı var.
Macron'un Mart 2026'da Fransız nükleer caydırıcılığının Avrupa boyutunu genişletme yönündeki açıklamaları dikkat çekiciydi. İngiltere'nin AB'den ayrılmasıyla Fransa, birliğin tek nükleer silah sahibi ülkesi olarak kaldı. Paris, nükleer kapasitesini Avrupa güvenlik mimarisinde daha etkili kullanmak istiyor. Üstelik Almanya ile bu alanda yeni işbirliği mekanizmaları oluşturuluyor. Ancak nükleer kapasitenin modernizasyonu, hava savunması, mühimmat üretimi ve orduların yeniden donatılması büyük kaynak gerektiriyor. Yani Fransa'nın Avrupa liderliği iddiası aynı zamanda bir finansman meselesine dönüşüyor.
Madalyonun diğer tarafında savunma sanayisi var. Fransa dünyanın önde gelen silah ihracatçılarından biri. Rafale savaş uçakları, deniz platformları ve füze sistemleri Paris'e ekonomik olduğu kadar diplomatik imkânlar da sağlıyor. Avrupa ülkelerinin savunma bütçelerini artırması Fransız şirketleri açısından yeni pazar fırsatları oluşturuyor. Paris bir taraftan kendi ordusuna daha fazla kaynak ayırırken diğer taraftan Avrupa'nın artan silahlanma ihtiyacından ekonomik kazanç sağlamayı hedefliyor. Bu nedenle Fransa'nın askerî kapasitesini büyütme hedefi ile refah devletini sürdürme çabası arasında giderek daha zor bir denge kuruluyor.

10