Devletin Cemaatlere Mesafesi Nasıl Olmalı

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Alihan Kuriş Çıkar Amaçlı Suç Örgütü soruşturmasını kamuoyu "Süleymancılara operasyon" olarak tanımladı. Aralarında grubun lideri Alihan Kuriş'in de bulunduğu 32 kişi tutuklandı. Soruşturma suç örgütü kurma ve yönetme, kara para aklama, kamu kurumlarını zarara uğratma ve vergi mevzuatına aykırılık gibi ağır iddialar üzerinden yürütülüyor.

Elbette bunlar henüz soruşturma aşamasındaki iddialar. Yargı sürecinin sonucunu beklemek gerekiyor. Fakat operasyon başka bir tartışmayı yeniden önümüze getiriyor.

Acaba Türkiye, 15 Temmuz'dan sonra devlet ile cemaatler arasındaki sınırı yeniden mi çiziyor Asıl sorunun burada olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye'de cemaatler yeni değil. Modern dönemde cemaatler vakıf-dernek-yurt yapılanmasıyla uzun yıllardır toplumsal hayatın içerisinde bulunuyor. İnsanların bir dinî topluluğa mensup olması da demokratik bir toplumda başlı başına güvenlik meselesi değildir.

Sorun başka yerde başlıyor. Bir dinî yapı kendi ekonomik sistemini, eğitim ağını, insan kaynağını ve bürokratik ilişkilerini kapalı bir hiyerarşi içinde yönetmeye başladığında ortaya yeni bir güç merkezi çıkıyor.

15 Temmuz'un Türkiye'ye öğrettiği en ağır derslerden biri buydu.

FETÖ meselesini yalnız bir cemaatin devlete karşı darbe girişimi olarak okumak yeterli değil. Daha büyük sorun, devletin içerisinde devletten başka bir sadakat merkezinin oluşmasıydı.

Bir hâkim devletin hukukundan önce bağlı olduğu yapının talimatını düşünüyorsa, bir polis amiri başka bir hiyerarşiden emir alıyorsa veya bir bürokrat kamu personeli arasında liyakat yerine grup-cemaat aidiyetini gözetiyorsa burada artık din özgürlüğünden söz edemeyiz.

Çünkü kamu görevlisinin kurumsal sadakati zedelenmemeli. Bu yüzden 15 Temmuz'dan çıkarılması gereken ders cemaatleri yasaklamak değildir. Herhangi bir cemaatin/grubun devlete paralel bir sadakat ve kadro düzeni kurmasına izin vermemektir.

Tam da burada yurtlar, kurslar, vakıflar, şirketler ve bürokrasi arasındaki ilişki önem kazanıyor. Türkiye'de birçok dinî yapı eğitim faaliyeti yürütüyor. Öğrencilere burs veriyor. Yurt işletiyor. Vakıf ve dernekler kuruyor. Ticari faaliyetlerde bulunuyor.

Bunların hiçbiri tek başına sorun değil. Ancak eğitim ağı insan kaynağına, insan kaynağı ekonomik dayanışma ağına, ekonomik ağ siyasi nüfuza dönüştüğünde sorun çözülmez hale geliyor.

Dünyada kapalı örgütlenmeler yalnız mensuplarının inanç dünyasını şekillendirmiyor. Zamanla ekonomik ilişkileri, meslek tercihlerini, sosyal çevreleri ve devletle kurulan ilişkileri de belirleyebiliyor. Burada devletin görevi insanların dinî tercihlerini/inanç biçimlerini kontrol etmek değil.

Devletin görevi, kamu kurumlarının veya ticari tekellerin herhangi bir grubun kadro alanına dönüşmesini engellemektir. Fakat meselenin bir başka boyutu daha var. Yurtdışı örgütlenmeleri.

Türkiye kökenli dinî cemaatlerin önemli bir bölümü Avrupa başta olmak üzere dünyanın farklı ülkelerinde örgütlenmiş durumda. Camiler, eğitim merkezleri, yurtlar, dernekler, şirketler ve yardım kuruluşları üzerinden geniş ağlar oluşturuyorlar.

Bu durum tek başına tehdit değildir. Hatta diasporadaki Türklerin ve Müslümanların dinî ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanmasında bu yapıların toplumsal dayanışma bağlamında faydalı rolleri de vardır.

Fakat ulusötesi hale gelen her kapalı yapı başka bir güvenlik sorusunu beraberinde getiriyor. Çünkü bu yapılar yalnız insan ve inanç ağı olmayıp aynı zamanda para, bilgi, ilişki ve nüfuz ağı vücuda getiriyor. Süleymancılar hareketinin Avrupa'daki etkisi bu anlamda dikkat çekicidir. Diyanet teşkilatımız yer yer engellenirken nispeten bu grubun bazı başkentler tarafından kollandığı bir gerçektir.