2024 yılının Ekim ayında MHP lideri Devlet Bahçeli'nin çıkışıyla başlayan süreç, siyasi çevrelerde netameli bir konu olarak görüldü. Geçmişte denenen çözüm süreçleriyle karıştırıldı. Hem siyasette hem de medyada mesafeli bir tutum sergilendi.
Oysa güvenlik bürokrasisinin bu başlık üzerinde çalışması çok daha eskiye dayanıyor. Ankara'da uzun yıllardır terörle mücadelede farklı yöntemlerin kullanılması gerektiği tezi en çok güvenlik bürokrasisi tarafından dile getirildi. Çünkü sahada sadece örgütle değil, örgütü ayakta tutan bölgesel ve küresel şartlarla da mücadele ediliyor.
Şimdi "Terörsüz Türkiye" söylemi yasal bir zemine kavuşacak. Çerçeve yasa 360 milletvekilinin imzasıyla Meclis gündemine geliyor. 23 Temmuz'da bu köşede vurgulamıştık. Her şey adım adım ilerleyecek. Örgüt ne kadar silah bırakır, kadrolar ne kadar tasfiye olur ve süreç ne kadar denetlenebilir hâle gelirse o kadar mesafe katedilecek.
Yıllardır Türkiye'ye farklı tecrübeleri önerenler vardı: IRA, ETA, Kolombiya... Oysa her coğrafyanın kendine özgü çözüm yöntemi var. Ankara bu süreçte başka bir müdahil ya da gözlemci ülke dahil etmedi. Kendi sorunlarına kendi imkânlarıyla çözüm üretme iradesi ortaya koydu.
Elbette karşımızdaki tabloyu yanlış ve eksik okumaya devam edenler olacak. Bölgemizdeki riskleri görmezden gelerek meseleyi sadece demokratikleşme/teröre taviz ikileminde değerlendirenler çıkacak. Ancak durum ortada. 7 Ekim 2023 sonrası Gazze, Suriye, Lübnan ve Irak havzasında yaşanan ve önümüzdeki yıllarda devam etmesi muhtemel çatışma hattı doğrudan Ankara'nın güvenliğini tehdit ediyor.
Küresel ABD-Çin rekabetinde bu bölgenin riskleri giderek arttı. Çin çıkışlı Orta Koridor ve Güney Koridor, Mumbai-İran-Rusya merkezli Kuzey-Güney Koridoru, Hindistan-Körfez-İsrail-Yunanistan hattını hedefleyen IMEC gibi projeler bugünkü savaşların cephelerini ortaya çıkardı.
Koridor savaşları, enerji hatları, çip üretimi, petrol ve gaz sevkiyatları, deniz yolları ve lojistik yük hakimiyeti bölgemizdeki rekabet alanlarını daha da karmaşık hâle getirdi.
Bu yüzden Ankara, Irak sahasını Suriye ve Lübnan sahasıyla birlikte değerlendiriyor. Bu hatta İsrail'in kaos planları ne kadar riskliyse, İran'ın sınır ötesi tesiri de o kadar problem üretiyor. İran'ın Körfez Arapları ile yaşadığı gerilim çoğu zaman Şii-Sünni çatışması olarak sunulsa da meselenin esası küresel güç kavgasında düğümleniyor.
Ankara ise bölgeye dayatılan mezhepçilik tuzağına düşmeden karşılıklı işbirliğini ve bağımlılığı harekete geçirmeye çalışıyor.
Zengezur Koridoru, Basra-Ovaköy hattı, Kalkınma Yolu, Kerkük petrol kaynaklarının geliştirilmesi ve Katar gazının transferi gibi projeler bu yüzden sadece ekonomik başlıklar değildir. Bunlar Türkiye'nin bölgesel güvenlik ve bağlantı mimarisindeki merkez ülke iddiasının parçalarıdır.

13