ABD ve İsrail'in İran'a başlattıkları saldırı haber kanallarımızda sürekli canlı yayınlarla gündeme oturdu. Bizim kamuoyu çoğunlukla İran'a yapılan saldırıya tepki veriyor. İran'dan İsrail'e füze atılırken halkımızın bunu memnuniyetle karşılaması şaşırtıcı değil. Gazze'de aylarca süren vahşeti izleyen Türk toplumunun ABD-İsrail cephesine tavır alması anlaşılır bir refleks.
Sokaktaki yurttaşın duruşu net. Kimin topraklarına dışarıdan bir müdahale yapılıyorsa ona sahip çıkıyor. Mütareke yılları ve Milli Mücadele hafızasının diri olması, farklı kuşakların ve siyasal eğilimlerin bu reflekste buluşmasını sağlıyor.
İslamcı çevrelerde ise daha karmaşık bir tablo var. İran'a sempati duyanlar kadar, İran'ın bölgede Şiiliği araçsallaştırarak Sünni Araplarla karşı karşıya gelmesini hatırlatanlar da mevcut. Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen'de yaşananların bıraktığı izler bu tartışmanın arka planını oluşturuyor.
Zira İran ile Körfez Arapları uzun süredir birçok sahada karşı karşıya. Lübnan'da iktidar dengesi, Suriye'de iç savaş, Irak'ta işgal sonrası kurulan kırılgan düzen ve Yemen'de Ensarullah hattı üzerinden yürüyen mücadele... Bunların tamamı aynı rekabetin farklı cepheleri.
2010 sonrası İran'ın vekil ağlar üzerinden kurduğu nüfuz alanı, yalnızca askeri değil demografik sonuçlar da üretti. Farklı ülkelerden getirilen unsurlar üzerinden yürüyen bu strateji, bölgesel dengeleri dönüştürdü. Bu durum yalnızca Körfez'i değil, Ankara'yı da rahatsız eden bir başlık oldu.
Tahran-Tel Aviv gerilimi ise uzun yıllar Suriye sahasında yaşandı. İsrail, İran bağlantılı unsurları hedef alırken Rusya'nın hava savunma sistemlerini devreye sokmaması dikkat çekiciydi. Aynı dönemde SDG yapısının, DEAŞ ve İran etkisini dengelemek amacıyla Körfez tarafından desteklenmesi, sahadaki çok katmanlı rekabeti daha da belirgin hale getirdi.
"Tahran neden Müslüman Arap ülkelerine saldırıyor" sorusu bu tablo görülmeden anlam kazanmaz. İran zaten hem İsrail'le hem de Körfez'le eş zamanlı bir rekabet içindeydi.
Bu nedenle Tel Aviv ve Riyad'ın Washington üzerindeki baskısı yeni değil. Ancak Trump sonrası dönemde bu baskının kurumsal bir stratejiye dönüştüğü görülüyor. İran'ın nükleer kapasitesinin sınırlandırılması, vekil ağlarının dağıtılması ve bölgesel nüfuzunun geriletilmesi yeniden öncelikli başlıklar haline geldi.
Bugün yaşananlar ani bir savaş değil; uzun süredir biriken gerilimin kontrollü biçimde açığa çıkması. ABD ve İsrail açısından mesele yalnızca İran'ın askeri kapasitesi değil, İran'ın ağ temelli güç üretme kabiliyeti.
İran ise bunu bir "varoluşsal kuşatma" olarak okuyor. Bu nedenle klasik savaş yerine asimetrik araçları devreye sokuyor: füze saldırıları, deniz ticaretini tehdit eden hamleler, enerji güvenliğini sarsan girişimler... Savaş artık yalnızca cephede değil; piyasalarda, lojistik hatlarda ve algı alanında yürütülüyor.
Türkiye açısından tablo çok daha hassas. Ankara bir yandan İran'ın bölgesel genişleme stratejisinden rahatsız, diğer yandan ABD ve İsrail müdahalelerinin bölgeyi daha derin bir kaosa sürükleyeceğini görüyor. Bu nedenle ortaya çıkan pozisyon duygusal değil; çok katmanlı bir denge arayışı.

3