Geride bıraktığımız 2025 yılı, yalnızca takvimlerin değiştiği bir dönem olmadı; küresel sistemin ciddi biçimde sıkıştığı, fay hatlarının daha görünür hale geldiği bir yıl olarak kayda geçti. Yıl boyunca bu köşede küresel rekabet alanlarını, bölgemizde derinleşen riskleri ve büyük güçlerin pozisyon arayışlarını tartıştık. Donald Trump'ın ABD başkanlığına dönüşüyle birlikte diplomasi trafiği hızlandı; alışılmışın dışında bir liderlik tarzı yeniden küresel gündemin merkezine yerleşti.
2025 yılında küresel vicdan en sert sınavlardan birinden sınıfta kaldı. Gazze'de yaşananlar, uluslararası hukukun ve "kurallara dayalı düzen" söyleminin ne ölçüde karşılık bulduğunu açık biçimde ortaya koydu. Uluslararası kurumların felç hali, Batı merkezli değer anlatısının ciddi bir meşruiyet krizine girdiğini gösterdi. Bu süreçte Türkiye, Erdoğan liderliğinde İspanya ve Güney Afrika gibi ülkelerle birlikte farklı bir diplomatik hat izledi; Ankara'nın duruşu yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte de dikkatle takip edildi.
Suriye sahasında ise 2025, çözüm ihtimali ile kaos riski arasındaki çizginin inceldiği bir yıl oldu. Türkiye'nin terör koridorunu hedef alan ve Suriye'nin toprak bütünlüğünü önceleyen yaklaşımı, sahadaki dengeleri belirleyen temel unsurlardan biri olarak öne çıktı. SDG'nin pazarlanması, normalleşme arayışlarını zorlayan suni krizler ve DEAŞ tehdidinin yeniden dolaşıma sokulması dikkat çeken gelişmelerdi. Gelinen noktada, Türkiye'nin dışında bırakıldığı hiçbir denklemin Suriye'de kalıcı olamayacağı daha net biçimde görüldü.
Ukrayna-Rusya savaşı da 2025'in en kritik dosyalarından biri olmayı sürdürdü. Trump, süreci büyük ölçüde bir pazarlık mantığıyla yönetti. Zelenskiy ile yaptığı görüşmeler sonrası anlaşmanın "yüzde 95 bittiğini" söylemesi, bu pragmatik yaklaşımın bir yansımasıydı. Ancak bu tabloda barışın adil olup olmadığı sorusu geri planda kaldı. Aynı süreçte Putin sahadaki alanını genişletirken, savaşın ekonomik bedelini en ağır ödeyen taraf Avrupa, özellikle de Almanya oldu.

85