Yılbaşı, takvim yaprağından önce evin havasıyla gelirdi. Daha aralık ayının ortasında perdeler yıkanır, koltukların yeri değiştirilir, "Misafir gelecekmiş gibi" bir ciddiyet çökerdi eve. Oysa misafir çoğu zaman kimseydi... Ama yılbaşı, misafirliğe layık bir gündü. Akşamüstü marketten dönülürdü: Poşetlerde gazoz, meyve suyu, "Belki canımız ister" diye alınmış ama kimsenin açmadığı çikolatalar... Bir de o sadece yılbaşında çıkan kuruyemiş kasesi. Normalde fıstık kabuklu yenmezdi ama o gece kabuğuyla bile özeldi.
Televizyon açılırdı erkenden, kumanda bir daha kimseye verilmezdi. Baba zap yapar gibi yapar ama zaten nereye gideceği bellidir. TRT'de kalınır. Reklam az, bekleme çok, sabır boldu. Sanatçılar ekrana çıktığında evde tuhaf bir saygı olurdu. Kimse konuşmaz, kimse "Bu kim" demezdi yüksek sesle. Sanki sanatçı bizi görüyormuş gibi... Sanki sesini yükseltirsek ayıp olurmuş gibi. Saat ilerledikçe evde garip bir rehavet başlardı. Bir yandan uykuyla mücadele, bir yandan "Az kaldı dayan" telkini... Çocuklar için yeni yıl, büyükler için yarını fazla düşünmemek demekti.
23.59'da herkes ayakta. Biri geri sayar, biri erken başlar, biri "dur dur daha var" der. Ve o an... Yeni yıl gelir. Ne büyük bir şey olur, ne de hiçbir şey. Sadece zaman değişir, biz aynı kalırız. Öpüşmeler biraz çekingen, dilekler klişe ama içten:

8