Türkiye'nin son çeyrek asırlık dış politika tecrübesi, küresel sistem içerisindeki rolünü yeniden tanımlama arayışının hikâyesidir. Soğuk Savaş sonrasında tek kutupluluğun hâkim olduğu dönemden çok merkezli ve rekabetçi bir uluslararası düzene geçiş, Ankara'yı geleneksel ittifak kalıplarının ötesinde daha esnek, çok boyutlu ve çok yönlü bir diplomasi geliştirmeye yöneltmiştir. Bu süreçte Türkiye, güvenlik ittifaklarını korurken diplomatik hareket alanını genişletmeyi; Batı ile ilişkilerini sürdürürken Türk ve İslam dünyası, Asya, Afrika ve Latin Amerika ile bağlarını derinleştirmeyi hedefleyen özgün bir dış politika çizgisi ortaya koymuştur.
Bu yaklaşımın teorik karşılığı, stratejik özerklik kavramında bulunabilir. Stratejik özerklik, ittifaklardan uzaklaşmak ya da yalnızlaşmak değil; kendi güvenlik ve dış politika önceliklerini belirleyebilme, farklı aktörlerle eş zamanlı ilişki kurabilme ve gerektiğinde diplomatik seçenekleri çeşitlendirebilme kapasitesidir. Türkiye'nin son 25 yıldaki dış politika pratiği tam da bu anlayış üzerinden okunabilir. NATO'nun güçlü bir müttefiki olarak ittifak sorumluluklarını yerine getirirken, aynı zamanda Rusya'dan Körfez ülkelerine, Balkanlar'dan Afrika'ya kadar farklı aktörlerle kendi ulusal çıkarları doğrultusunda ilişkiler geliştirmesi bunun somut göstergesidir.
Dünyanın Merkezinde TürkiyeTürkiye'nin dış politika anlayışının bir diğer belirgin özelliği ise çok taraflılık ve çok boyutluluktur. Ankara, uluslararası siyaseti askeri güç ve güvenlik ekseninin yanında ticaret, enerji, ulaştırma koridorları, insani yardımlar, kalkınma iş birliği, kültürel diplomasi ve ekonomik karşılıklı bağımlılık araçlarını da ele alarak değerlendirmiştir. Böylece diplomasi, sürekli ve çok katmanlı bir devlet kapasitesine dönüştürülmüştür.
Bu çizginin en güçlü taraflarından biri, Türkiye'nin krizleri diplomasi yoluyla çözmeye çalışan bir aktör olarak öne çıkmasıdır. Suriye'den Libya'ya, Rusya-Ukrayna Savaşı'ndan Kafkasya'ya kadar Türkiye, farklı taraflarla aynı anda konuşabilme kapasitesini stratejik bir avantaja dönüştürmeye çalışmıştır. Tahıl koridoru girişimi bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir. Rusya ve Ukrayna arasında doğrudan çözüm üretmenin son derece güç olduğu bir dönemde İstanbul merkezli diplomatik mekanizma, savaşın insani ve ekonomik sonuçlarını sınırlamaya yönelik önemli bir diplomatik başarı ortaya koymuştur.
Türkiye'nin insani diplomasi anlayışı da bu dış politika çizgisinin tamamlayıcı unsurudur. Afrika'da kalkınma projelerinden doğal afetlerdeki insani yardımlara, Filistin meselesinden mültecilere yönelik uluslararası girişimlere kadar Ankara, dış politikanın yalnızca devletlerin çıkarları üzerinden değil, insan merkezli bir sorumluluk anlayışıyla da yürütülebileceğini savunmuştur.

12