Savaşlar yalnızca uçakların, füzelerin ve orduların karşılaşması değil; aynı zamanda algıların, beklentilerin ve moral gücün çatışmasıdır. Bu nedenle modern savaş literatüründe "psikolojik üstünlük", çoğu zaman askeri üstünlük kadar belirleyici kabul edilir. Bugün Orta Doğu'da yaşanan gelişmelere bu perspektiften bakıldığında, İsrail ve ABD'nin askeri kapasitesinin tartışılmaz olmasına rağmen psikolojik üstünlüğün yavaş yavaş İran lehine kaydığına dair güçlü emareler ortaya çıkmaktadır.
Savaş psikolojisi literatüründe klasik referanslardan biri olan Prusyalı stratejist Carl von Clausewitz, savaşın "maddi güçlerin yanı sıra moral güçlerin de mücadelesi" olduğunu vurgular. Clausewitz'e göre moral güçler çoğu zaman ölçülemezdir; ancak savaşın seyrini değiştirecek kadar güçlü olabilirler. İran'ın son dönemde ortaya koyduğu direnç tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Yoğun ekonomik yaptırımlara, diplomatik baskılara ve askeri tehditlere rağmen İran rejiminin çökmemesi, psikolojik düzlemde önemli bir mesaj üretmektedir: "Baskıya rağmen ayakta kalabilme kapasitesi."
CLAUSEWİTZ'İN GÖLGESİNDE ORTADOĞU: MORAL GÜCÜN SAVAŞI
Siyaset psikolojisinin önemli isimlerinden Robert Jervis, algıların savaş süreçlerinde gerçeklik kadar etkili olduğunu söyler. Jervis'in "perception and misperception" yaklaşımına göre aktörlerin güçleri kadar karşı tarafın onları nasıl algıladığı da stratejik sonuçlar doğurur.
Bugün bölgede oluşan algı tam da bu çerçevede okunmalıdır. İran henüz teslim olmamış, devlet yapısı çökmemiş ve iç muhalefet beklenen ölçüde rejim karşıtı bir kırılma üretmemiştir. Aksine dış tehdit algısı, birçok toplumda görülen klasik "bayrak etrafında kenetlenme" etkisini üretmiş görünmektedir.
Bu durum siyaset sosyolojisi literatüründe "rally around the flag" olarak bilinir. Uluslararası krizler sırasında toplumların ideolojik farklılıklarını bir süreliğine askıya alarak devlet etrafında konsolide olma eğilimi göstermesi yeni bir olgu değildir. İran'da da benzer bir psikolojik konsolidasyonun ortaya çıktığı görülmektedir. Bu konsolidasyonun en önemli sonucu ise rejimin moral direncinin güçlenmesidir.
DEMİR KUBBE'NİN ARDINDAKİ KIRILGANLIK
Psikolojik harp açısından ikinci önemli unsur ise vekil aktörlerin sahaya girmesidir. Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husilerin İsrail'e yönelik saldırıları, yalnızca askeri bir cephe genişlemesi değildir. Aynı zamanda İsrail toplumuna yönelik bir psikolojik baskı üretmektedir. Modern savaşlarda çok cepheli tehdit algısı, toplumların güvenlik psikolojisini doğrudan etkiler. Özellikle sürekli alarm durumunda yaşayan toplumlarda güvenlik duygusunun aşınması ciddi travmalar doğurabilir.
Bu noktada İsrail'in hava savunma sistemi olan Demir Kubbe etrafında oluşan tartışmalar da dikkat çekicidir. Demir Kubbe uzun yıllar boyunca İsrail toplumunun psikolojik güvenlik kalkanı olarak algılanmıştır. Ancak sistemin delinmesi veya aşılması ihtimalinin konuşulmaya başlanması bile tek başına önemli bir psikolojik kırılma üretir. Güvenlik literatüründe buna "savunma mitinin aşınması" denir. Bir toplumun mutlak güvenlik sembolü haline gelmiş bir sistemin sorgulanması, kolektif güvenlik algısını zedeler.

5