Hürmüz: Her savaş kendi barışını doğurur

Uluslararası siyaset tarihinde bazı savaşlar uluslararası düzenin zihinsel haritasında kırılma yaratır. ABD ile İran arasında yaşanan son çatışma da bu niteliğe sahiptir. Bu nedenle bugün yaşananları klasik anlamda iki devlet arasındaki konvansiyonel bir savaş olarak değerlendirmek analitik açıdan yetersiz kalacaktır.

Gelinen noktada savaşların karakteri değişmiş, dolayısıyla barışın mahiyeti de dönüşmüştür. Nitekim tarih bize her savaşın kendi barışını inşa ettiğini göstermektedir. Vestfalya Barışı Otuz Yıl Savaşları'nın, Viyana Kongresi Napolyon Savaşları'nın, Yalta ise İkinci Dünya Savaşı'nın ürünüdür. Bugün şekillenmekte olan ABD-İran ateşkesi de yeni savaş biçiminin üreteceği yeni bir siyasal düzenin habercisidir.

11 EYLÜL'DEN HÜRMÜZ'E: BİTMEYEN SAVAŞ ÇAĞI

11 Eylül 2001 terör saldırıları Amerikan güvenlik doktriniyle birlikte, uluslararası sistemin savaş anlayışını da kökten değiştirdi. O tarihten itibaren dünya, savaşın olmadığı tek bir yıl dahi yaşamadı. Afganistan, Irak, Lübnan, Gazze, Yemen, Libya, Suriye, Ukrayna ve son olarak İran ekseninde devam eden çatışmalar, savaşın artık istisnai değil sürekli bir yönetim mekanizmasına dönüştüğünü göstermektedir. Artık savaş belirli başlangıç ve bitiş tarihine sahip bir olay olmaktan çıkmış; düşük yoğunluklu, vekâlet aktörleriyle yürütülen, siber alanı, ekonomik yaptırımları, enerji hatlarını ve bilgi savaşlarını kapsayan sürekli bir rekabet biçimine dönüşmüştür.

Bu nedenle ABD ile İran arasındaki mücadele de sadece füze saldırılarıyla açıklanamaz. Burada hibrit savaş, vekâlet savaşı, ekonomik kuşatma ve psikolojik üstünlük aynı stratejik çerçevenin parçaları olmuştur. İran'ın doğrudan işgal edilmesi hedeflenmemekte; aksine devlet kapasitesinin yeniden şekillendirilmesi, ekonomik kaynaklarının uluslararası sisteme daha açık hale getirilmesi ve bölgesel davranışlarının denetlenmesi amaçlanmaktadır. Bu nedenle ortaya çıkan ateşkes de klasik anlamda savaşın sona ermesi değil, çatışmanın farklı araçlarla sürdürülmesi anlamına gelmektedir.

BARIŞ MASASINDA DEVAM EDEN SAVAŞ

Uluslararası ilişkiler teorileri açısından bakıldığında bu süreç, hegemonik istikrar teorisinin yaşadığı krizi de gözler önüne sermektedir. Soğuk Savaş sonrasında ABD'nin liberal uluslararası düzen aracılığıyla küresel ölçekte rıza üretebileceği varsayılmıştı. Ancak bugün görülen tablo bunun tersidir. Washington, giderek daha fazla bölgede siyasal meşruiyet yerine askerî caydırıcılığa, ekonomik yaptırımlara ve güç projeksiyonuna başvurmaktadır. Antonio Gramsci'nin ifade ettiği biçimiyle hegemonya yalnızca zor kullanmak değil, aynı zamanda rıza üretmektir. Rızanın zayıfladığı yerde güç ön plana çıkar. Bugün ABD'nin Ortadoğu politikası tam da bu dönüşümün yansımasıdır.