Fransa, yaşanan sokak olayları vasıtasıyla, kendi siyasal düzeninin ürettiği çelişkilerle yüzleşmektedir. Eğitim koşullarının iyileştirilmesi talebiyle başlayan lise eylemlerinin ülke geneline yayılması, yüzlerce okulun kapanması, polisle öğrenciler arasında çatışmalar yaşanması ve bazı okulların yakılması; münferit bir asayiş sorunu olarak görülemez. Bunlar, Fransa Cumhuriyeti'nin genç kuşaklarla kurduğu ilişkinin, devlet kapasitesinin ve toplumsal bütünleşme modelinin ciddi biçimde sorgulandığını göstermektedir.
Fransız siyasal geleneğinin temel iddiası, Cumhuriyetin bireyi yurttaşa dönüştürme gücüdür.
1789'dan itibaren yurttaşlık, ortak değerler ve laiklik etrafında şekillenen Fransız modeli, farklılıkların kamusal alanda ortak bir Cumhuriyet kimliği içerisinde bütünleştirilmesini hedefledi. Ancak bugün Fransa'nın karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri, bu modelin teorideki kapsayıcılığı ile pratikteki toplumsal gerçeklik arasındaki mesafenin giderek büyümesidir.
BATI'NIN DERİN MEŞRUİYET KRİZİ
Bugünkü lise eylemlerine "gençlerin öfkesi" diyerek bakmak eksik olacaktır. Gençlerin eğitim, gelecek, ekonomik fırsatlar ve devletin kendilerine sunduğu hayat imkanları konusundaki beklentileri, daha geniş bir temsiliyet ve meşruiyet krizinin parçasıdır. Bir siyasal sistem genç kuşaklara gelecek duygusu veremiyorsa, sandıkta ifade edilemeyen rahatsızlıkların zamanla sokağa taşınması şaşırtıcı değildir.
Fransa açısından göç ve entegrasyon meselesi, uzun yıllardır ertelenen ve siyasal doğruculuk ile güvenlik kaygıları arasında sıkışan yapısal bir soruna dönüşmüştür. Fransa bir yandan evrensel yurttaşlık anlayışını savunurken diğer yandan banliyölerinde sosyal dışlanma, fırsat eşitsizliği, kimlik gerilimleri ve devlet otoritesine güvensizlik üreten alanların büyümesine engel olamamıştır.
Burada kritik mesele göçmenlerin kendisi değil, devletin entegrasyon kapasitesidir. Devlet farklı kökenlerden gelen insanlara ortak bir yurttaşlık bilinci, kaliteli eğitim, güvenlik, sosyal hareketlilik ve eşit fırsat sağlayamıyorsa, toplumun farklı kesimleri arasında paralel yaşam alanları oluşmaya başlar. Bu durum Fransa kadar, Avrupa'nın tamamının karşı karşıya bulunduğu temel sosyolojik meselelerden biridir.
DEMOKRASİ İHRAÇ EDEN FRANSA, İSYANI İTHAL EDİYOR
Fransa'da ortaya çıkan tablo, Max Weber'in devlet tanımındaki temel unsurlardan biri olan meşru fiziksel güç kullanma kapasitesinin de yeniden tartışılmasını zorunlu kılmaktadır. Devlet kapasitesi, polisi mümkün olduğunca sokağa çıkarmadan toplumsal çatışmayı yönetebilme yeteneğidir. Bir ülkede okul kapıları barikatlarla kapanıyor, öğrencilerle güvenlik güçleri karşı karşıya geliyor ve yüzlerce eğitim kurumu faaliyetlerini sürdüremiyorsa, mesele artık kamu düzeni değildir; yönetme kapasitesidir.
Daha da önemlisi, Fransa'nın dışarıya verdiği demokrasi dersleri ile içeride yaşadığı gerçeklik arasında giderek büyüyen bir çelişki bulunmaktadır. Paris, dünyaya demokrasi, insan hakları, laiklik ve özgürlük konusunda yüksek sesle konuşurken kendi gençlerinin öfkesini anlamakta zorlanıyorsa, burada ciddi bir siyasal tutarlılık problemi vardır.

2