Ege Denizi; tarihsel hafızanın, egemenlik tartışmalarının, güvenlik kaygılarının ve uluslararası hukukun kesiştiği son derece hassas bir jeopolitik alandır. Bu nedenle Ege'de atılan her askerî adım, geçmişte imzalanmış uluslararası antlaşmaların oluşturduğu hukuk düzeni içerisinde değerlendirilmelidir. Yunanistan'ın Ege adalarını silahlandırma politikası, Türkiye açısından üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir meseledir.
Buradaki temel konu, Yunanistan'ın güvenlik endişelerinin var olup olmaması değildir. Her devletin güvenlik kaygıları olabilir. Ancak güvenlik gerekçesi, uluslararası bir antlaşmayla kabul edilmiş açık yükümlülüklerin tek taraflı biçimde ortadan kaldırılması anlamına gelemez.
EGE'DE ANTLAŞMALARIN BAĞLAYICILIĞI ÜZERİNE
Lozan Barış Antlaşması'nın 13. maddesi Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya bakımından deniz üssü ve tahkimat kurulmasını yasaklamış, askerî kapasiteyi de sınırlandırmıştır. Limni ve Semadirek bakımından ise mesele Lozan Boğazlar Sözleşmesi çerçevesinde ayrıca ele alınmalıdır. 1947 Paris Barış Antlaşması ise İtalya'dan Yunanistan'a devredilen Oniki Ada bakımından gayri askerî statüyü açık biçimde düzenlemiştir.
Dolayısıyla bugün tartışmamız gereken soru, "Türkiye neden Yunanistan'ın askerî politikalarından rahatsız oluyor" sorusu olmanın ötesindedir. Uluslararası hukuk tarafından özel bir statüye bağlanmış adalar hangi gerekçeyle silahlandırılmaktadır
Bu soruya verilecek cevap, Avrupa güvenlik düzeninin de geleceği açısından önem taşımaktadır.
Türkiye'nin burada savunduğu yaklaşım son derece barışçıldır. Askersizleştirilmiş adaların silahlandırılmasına itiraz etmek, savaşı istemek değil, savaş ihtimalini azaltan hukukî mekanizmaları korumaktır.
ADALARIN STATÜSÜNDEN EGE'NİN GÜVENLİK MİMARİSİNE
Ege'de daha fazla silah, daha fazla güvenlik anlamına gelmeyebilir. Tam tersine, karşılıklı güvensizliği besleyen bir güvenlik ikilemi yaratabilir. Bir taraf kendisini daha güvende hissetmek için askerî kapasitesini artırırken diğer taraf bunu tehdit olarak algılar ve kendi kapasitesini artırır. Böylece güvenlik arayışı, paradoksal biçimde daha fazla güvensizlik üretir.
İşte uluslararası hukuk tam da bu nedenle vardır. Devletler yalnızca güçleriyle değil, verdikleri sözlerle de birbirlerine güvence verirler. Türkiye'nin Ege'deki tutumu bu bakımdan son derece nettir: Antlaşmaların hükümleri herkes için bağlayıcıdır.
Elbette 1936 Montrö rejiminin özellikle Limni ve Semadirek bakımından doğurduğu hukukî tartışmalar ayrıca ele alınmalıdır. Ancak bu durum, Ege'deki bütün adaların askerî statüsünün aynı hukukî zeminde değerlendirilebileceği anlamına gelmez. Her ada, hangi antlaşmanın hangi hükmüne tabi ise o çerçevede değerlendirilmelidir.

3