Batı yakasında yeni bir şey var..!

Batı ittifakının son yıllarda geçirdiği dönüşüm, klasik güvenlik mimarisinin eskisi kadar sağlam temellere dayanmadığını düşündürüyor. Özellikle ABD'nin İran ile yaşadığı savaşta Hürmüz Boğazı'nın kapanması üzerinden ortaya çıkan kriz, yalnızca enerji güvenliği meselesi değil; aynı zamanda ittifak içi güven ve yük paylaşımı tartışmalarını da derinleştiren bir kırılma anı olmuştur.

Washington'un NATO müttefiklerini açık şekilde desteğe çağırmasına rağmen beklediği karşılığı alamaması, görünürde teknik bir koordinasyon sorunu gibi sunulsa da, özünde daha derin bir jeopolitik ayrışmanın işaretlerini taşımaktadır.

ABD YALNIZ MI KALIYOR

Bu noktada Donald Trump'ın Avrupa liderlerine yönelttiği sert eleştiriler, aslında kişisel bir öfke patlamasından ziyade Amerikan dış politikasında giderek güçlenen bir eğilimin dışavurumudur. ABD, uzun süredir NATO içinde "orantısız yük taşıyan aktör" olduğu argümanını dile getiriyor. Ancak İran krizi gibi somut bir güvenlik sınavında Avrupa'nın mesafeli duruşu, Washington açısından artık sadece bir maliyet sorunu değil, stratejik güvenilirlik meselesine dönüşmüştür.

Burada temel soru şudur: NATO içinde gerçekten bir çatırdama mı yaşanıyor, yoksa bu yalnızca geçici bir görüş ayrılığı mı

Güvenlik teorileri açısından bakıldığında, ittifakların sürdürülebilirliği üç ana unsura dayanır:

- ortak tehdit algısı,

- yük paylaşımı,

- siyasi uyum.

ATLANTİK'İN İKİ YAKASI: GÜVEN KRİZİ DERİNLEŞİYOR

Bugün bu üç unsurun da zayıfladığı görülmektedir. Avrupa için İran, ABD'nin gördüğü ölçüde bir "acil tehdit" değildir. Aynı şekilde Çin'in yükselişi konusunda da taraflar arasında stratejik öncelik farkı bulunmaktadır. Bu durum, ittifakın temelini oluşturan ortak tehdit algısını aşındırmaktadır.

Öte yandan Avrupa'nın kendi savunma kapasitesini artırma yönündeki girişimleri, bu ayrışmanın kurumsal bir boyut kazandığını göstermektedir. Avrupa Birliği bünyesinde tartışılan ortak ordu fikri, her ne kadar henüz tam anlamıyla somutlaşmamış olsa da, stratejik özerklik arayışının ciddi bir göstergesidir.

Avrupa, bir yandan ABD'ye bağımlılığını azaltmak isterken, diğer yandan Washington'un öngörülemez politikalarına karşı bir sigorta mekanizması oluşturmayı hedeflemektedir. Bu, klasik Atlantikçi güvenlik anlayışından önemli bir kopuş anlamına gelir.

Ancak Avrupa'nın kendi ordusunu kurabilmesi, yalnızca siyasi irade meselesi değildir. Askeri kapasite, lojistik entegrasyon, nükleer caydırıcılık ve komuta-kontrol yapıları gibi konularda ciddi eksiklikler bulunmaktadır. Dolayısıyla kısa vadede NATO'nun yerini alabilecek bir Avrupa güvenlik mimarisi oluşturmak gerçekçi görünmemektedir. Buna rağmen, bu yöndeki tartışmaların artması bile ittifakın geleceği açısından dikkat çekicidir.