Avrupa'da Siyasi Deprem

Avrupa'da aşırı sağın yükselişi; seçim sandıklarının ötesine geçen bir güvenlik, hukuk ve medeniyet meselesi haline gelmiştir. Avrupa demokrasi anlayışı açısından en büyük tehdit, aşırılıkçıların iktidara gelmesinin yanında; faşizan fikirlerin zamanla "normal siyaset anlayışı" şeklinde kabul edilmesidir. Avrupa'nın bugün karşı karşıya olduğu risk tam da budur.

Almanya'da aşırı sağcı Alternatif Parti AfD'nin Saksonya-Anhalt seçimlerinde yüzde 44'e ulaşması, eyalet bazlı bir seçim sonucu olarak okunmamalıdır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında aşırı sağın yeniden eyalet yönetimi kurma ihtimaline bu kadar yaklaşması, Almanya'nın tarihsel hafızası bakımından da ciddi bir alarmdır. Merkez sağın yenilgisi, aşırı sağın artık yalnızca protesto oylarının adresi olmadığını göstermektedir.

Fransa'da Ulusal Birlik'in yükselişi, Hollanda'da Geert Wilders'ın göç karşıtı siyaseti ve Belçika'da Vlaams Belang'ın etkisi, aynı siyasi dalganın farklı ülkelerdeki tezahürleridir. Bu hareketler, göç, ekonomik sıkıntılar, güvenlik kaygıları ve geleneksel partilere duyulan güvensizlik üzerinden güç kazanmaktadır. Ancak halkın gerçek sorunlarını dile getirmek başka, bu sorunları bir topluluğa karşı düşmanlık üretmenin aracı hâline getirmek başkadır.

Avrupa'nın Aşırı Sağ İle İmtihanı

Avrupa Birliği, insan onuru, özgürlük, eşitlik, hukuk devleti ve insan hakları odaklı Avrupa projesinin temel iddiasıdır. Bu değerler, yalnızca Avrupalılar için değil, Avrupa'da yaşayan herkes için geçerli olmak zorundadır.

Bir insanın dini, dili, etnik kökeni veya göçmenlik geçmişi üzerinden siyasi hedef hâline getirilmesi, Avrupa'nın kendi ilan ettiği değerlerle çelişir. İnsanı sadece kimliği üzerinden değerlendiren, onu sırf mensubiyeti nedeniyle dışlayan bir siyaset, insan onurunu zedeleyen bir anlayıştır. İnanç özgürlüğü, vicdan hürriyeti ve farklılıklarla birlikte yaşama iradesi, medeniyetin ölçüsüdür.

Avrupa'nın göç yönetiminde sorunlar yaşadığı açıktır. Düzensiz göç, sınır güvenliği, entegrasyon, kamu düzeni ve ekonomik yükler ciddi biçimde tartışılmalıdır. Fakat güvenlik ihtiyacını kabul etmek, insan haklarını askıya almak anlamına gelmez.

Aşırı sağın yükselişi, göç politikasını giderek daha sert, daha dışlayıcı ve daha cezalandırıcı bir çizgiye taşıyabilir. Avrupa'nın yeni göç ve iltica düzenlemeleri de bu tartışmanın merkezindedir. Caydırıcılık ve sınır kontrolü öne çıkarken, sığınma hakkı ve hukuki güvencelerin zayıflaması riski tartışılmaktadır.