11 Eylül 2001...
İnsanlık tarihinin ve uluslararası sistemin zihinsel haritasının değişmeye başladığı bir kırılma noktası. O gün ikiz kulelerin yıkılışıyla birlikte; güvenlik algısı, uluslararası hukuk anlayışı ve küresel düzenin geleceğine ilişkin iyimser beklentiler de ağır bir darbe aldı.
25 yıl sonra geriye baktığımızda çok daha net görüyoruz: 11 Eylül, terörle mücadele ile uluslararası düzen arasındaki sınırın yeniden çizildiği bir dönemi başlattı.
Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle ortaya çıkan tek kutuplu sistem, kendisini askerî üstünlüğün yanında, ekonomik ve kurumsal kapasiteyle tanımlıyordu. Ancak hegemonik güç olmanın sürdürülebilirliği rıza üretme kapasitesine de bağlıdır.
BİR SALDIRI, BİR ÇAĞIN SONU
Gramsci'nin hegemonya kavramına dair tanımı ele alındığında; hegemonya, sadece zor kullanmak değil, başkalarının belirli bir düzeni meşru ve kabul edilebilir görmesini sağlamaktır. 11 Eylül sonrasında ise bu rıza mekanizması giderek zayıfladı.
"Teröre karşı küresel savaş" anlayışı, güvenlik kavramını olağanüstü ölçüde genişletti. Afganistan ve Irak savaşları, "önleyici müdahale" doktrinini uluslararası siyasetin merkezine taşıdı. Devletlerin henüz gerçekleşmemiş bir tehdide karşı askerî güç kullanabilmesi fikri, klasik uluslararası hukuk düzeninin temel prensipleri açısından son derece tartışmalı bir alan oluşturdu.
Çünkü Birleşmiş Milletler Şartı'nın merkezinde egemenlik, kuvvet kullanma yasağı ve devletlerin toprak bütünlüğü bulunmaktadır. Meşru müdafaa hakkı elbette vardır. Fakat meşru müdafaa ile "muhtemel gelecekteki tehdidi ortadan kaldırma" arasında çok kritik bir hukukî sınır vardır.
Bu sınırın bulanıklaşması, uluslararası hukukun en büyük problemlerinden birini doğurdu: Hukukun ne söylediğinden çok, gücü kimin kullandığı belirleyici olmaya başladı.
11 EYLÜL'ÜN 25 YILLIK BİLANÇOSU
Irak müdahalesi bu açıdan tarihsel bir örnektir. Güvenlik gerekçeleriyle başlayan süreç, uluslararası toplumun geniş kesimlerinde savaşın meşruiyetine ilişkin ciddi tartışmalar doğurdu. Ardından Libya, Suriye ve başka kriz alanlarında da "insani müdahale", "terörle mücadele", "rejim değişikliği" ve "ulusal güvenlik" kavramları birbirine yaklaşmaya başladı.
Bunun pratik sonucu son derece ağır oldu: Uluslararası hukuk, güçlü devletleri sınırlayan bir normatif sistem olmaktan çıkıp, zaman zaman güçlü devletlerin politikalarını meşrulaştırmak için başvurulan bir araç gibi algılanmaya başladı.
Bu algı, hukukun kendisinden daha tehlikelidir. Çünkü uluslararası düzen yalnızca ordularla ayakta kalmaz. Antlaşmalarla, kurumlarla, karşılıklı güvenle ve devletlerin aynı kurallara bağlı kalacağına ilişkin inançla ayakta kalır. Bu inanç aşındığında sistem anarşinin daha sert biçimlerine açık hale gelir.

6