ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta İran'a yönelik başlattığı ve uluslararası hukuku hiçe sayan askerî saldırılar, tarafların 19 Haziran'da imzaladığı mutabakat metniyle sonuçlanır gibi oldu. İran Hürmüz Boğazı'nı açtı, ABD ise İran'a yönelik ablukayı kaldırdı ve ticari yaptırımları hafifletti. Deniz ticareti 28 Şubat öncesindeki seviyeye ulaşmasa da, taraflar hızla nihai anlaşmaya doğru yol almaya başladı.
Mutabakat metni İran'ın lehine görünüyordu ve uzmanlar anlaşmayı Tahran için bir "zafer" olarak değerlendiriyordu. İsrail'in masadan dışlanmış olması ise Tahran açısından büyük bir kazançtı.
Ancak sahada sorun çıkaran taraf, nedense İran oldu. Hürmüz'de ticari gemilere yönelik saldırılar durdurulmadı. Masada görüşmeler sürerken, Beyaz Saray yönetimini zor durumda bırakacak ve Hürmüz geçişlerini olumsuz etkileyecek hamleler yapıldı. Mutabakat metniyle birlikte Hürmüz'de 28 Şubat öncesine kıyasla daha fazla hak elde etmiş olmasına rağmen, Tahran memnuniyetsiz tavrını sürdürdü ve bölgede sorun çıkarmaya devam etti.
İran Devrim Muhafızları'nın 8 Temmuz'da üç ticari gemiye saldırması, Washington'da bardağı taşıran son damla oldu. ABD, sürecin bu şekilde yürüyemeyeceğini görerek ateşkesin bittiğini ve İran limanlarına yönelik ablukanın yeniden başlatıldığını duyurdu. Böylece İran savaşı için "2.0" diyebileceğimiz yeni bir sürecin kapıları aralandı.
Trump yönetimi, Tahran'ın verdiği sözleri bir türlü yerine getirmediğini savunuyor ve askerî müdahaleden başka çıkar yol olmadığını düşünüyor.
İran adına müzakereleri yürüten Meclis Başkanı Kalibaf ile Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın açıklamalarına bakıldığında, onların müzakere masasından yana olduğu açıkça anlaşılıyor. Müzakerelerle birçok şeyi kazanabileceklerini anlatıp duruyorlar. Ancak asıl mesele, bu düşüncelerini içeride yönetim üzerinde etkili olan diğer odaklara kabul ettirebilmek. İran Devrim Muhafızları'nın, ABD ile yürütülen müzakereleri İran'daki güç mücadelesinin bir parçası haline getirdiği anlaşılıyor.

4