Suriye fırtınasının ardından

Suriye'de sahadaki dengeler, son günlerde SDG aleyhine hızla değişti. Halep'te Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerinden çekilme, bu değişimin ilk ve en görünür adımı oldu. Ardından yalnızca 48 saat içinde, bugüne kadar çıkmaya direndiği bütün alanlardan -Deyr Hafir, Meskene, Tabka, Deyrizor ve Rakka- temizlendi. Kontrol ettiği stratejik yolları, barajları ve petrol sahalarını kaybeden yapı, sonunda Haseke'ye sığınmak zorunda kaldı.

Bu tabloyu yalnızca askeri bir geri çekilme olarak okumak eksik olur. Sahada yaşananlar, SDG'nin uzun süredir dayandığı dış destek mekanizmasının fiilen işlemez hale geldiğini gösteriyor. Özellikle ABD'den beklenen siyasi ve askeri desteğin gelmemesi, örgütü yeni ve daha riskli arayışlara itti.

Bu arayışların en çarpıcısı, sahaya İsrail'i davet etme girişimi oldu. SDG'nin, Suriye ordusunun İsrail tarafından bombalanmasını talep edecek noktaya gelmesi, içinde bulunduğu çaresizliği olduğu kadar, siyasi muhakemesindeki savrulmayı da ortaya koydu. Ancak bu hamle de karşılık bulmadı. İsrail kartı, SDG açısından bir çıkış yolu olmaktan çok, yalnızlığını daha görünür kılan bir hamleye dönüştü.

Benzer bir akıbet, DEAŞ'lıları serbest bırakma şantajında da yaşandı. Bu tehdidin ABD nezdinde bir karşılık bulmadığı gibi, tam tersine ciddi bir tepkiyle karşılandığı anlaşılıyor. ABD elçisi Tom Barrack'ın bu girişim nedeniyle Mazlum Abdi'yi açık biçimde uyardığı, hatta azarladığı biliniyor. Barrack'ın özellikle "İsrail'i sahaya çekme" gibi bir yaklaşımın asla kabul edilmeyeceğini vurgulaması, Washington'ın SDG'ye bakışındaki netleşmeyi de ortaya koydu.

Bu netleşmenin en açık göstergelerinden biri, ABD Başkanı Trump'ın Şam yönetimiyle ilgili son derece olumlu açıklamaları oldu. Barrack'ın, SDG'nin DEAŞ'la mücadele misyonunu tamamladığını ve bundan sonra ABD'nin Şam'la çalışacağını ifade etmesi, sahadaki değişimin diplomatik düzlemde de karşılık bulduğunu gösterdi.

Böyle bir ortamda SDG'nin 18 Ocak anlaşmasına yönelmesi bir tercih değil, bir mecburiyet olarak ortaya çıktı. ABD ve İsrail'den umduğu desteği alamayan yapı, sahadaki gerçeklikle yüzleşmek zorunda kaldı.

Ancak SDG açısından asıl derin kriz, yönetim biçiminin kendi içinde yarattığı meşruiyet sorununda yatıyor. Yapının fiilen PKK/Kandil tarafından yönetilmesi, yerel unsurların iradesinin sürekli olarak dış müdahalelerle bastırılması, SDG'nin "yerel ve kapsayıcı bir yapı" iddiasını başından beri tartışmalı hale getirdi.