ABD ve İsrail, Ortadoğu'nun kaderini savaşla çizmede etkili olmaya çalışırken; Türkiye, arabulucu bir aktör olarak savaşın ilk gününden itibaren sahaya inmiş ve bölgenin kaderinde barış çabalarıyla etkili olmaya yönelmiştir.
Savaş yöntemini sonuna kadar kullanmalarına ve Ortadoğu'yu güç yoluyla şekillendirmek istemelerine karşın ABD-İsrail, barış kanalını kullanan Türkiye kadar bölge üzerinde etki oluşturabilmiş değildir.
Batı basını, savaşın dördüncü haftasında ABD-İsrail'in yoğun bombardımanına rağmen İran'da ulaşmayı hedefledikleri sonuçlardan hala çok uzak olunduğunun altını çiziyor.
Türkiye ve Pakistan'ın ise savaş sonrasını şekillendirecek bölgesel güçler olarak sahneye çıktığına dikkat çekiliyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, ilk günden itibaren Türk dış politikasını savaş karşıtı bir pozisyona yerleştirerek 87 milyonun mesuliyetini önceleyen bir yaklaşım sergiledi. Türkiye, ABD-İsrail'in İran'a yönelik başlattığı saldırılara karşı olduğu gibi, Körfez'i hedef alan İran saldırılarına karşı da net bir tutum aldı. Erdoğan'ın İsrail'i hedef alan açıklamaları ise Ankara'nın asıl hedefindeki gücü ortaya koyması bakımından son derece önemlidir.
Burada çok ince bir hat çizildiğini özellikle vurgulamak gerekir: Türkiye, İran'a karşı çıkarken "mış gibi" yapmıyor; İsrail'in kışkırtmalarına kapılmaması için Körfez ülkeleriyle yakın temasını sürdürüyor. İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın Türkiye'ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'a bu duruştan dolayı teşekkür etmesi, içi boş bir diplomatik söylem değil; aksine Ankara'nın Tahran üzerindeki etkisinin giderek arttığının açık bir göstergesidir.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın, muhalefetin İran savaşıyla ilgili dış politika eleştirilerine-daha doğrusu temelsiz suçlamalarına-verdiği yanıt da Türkiye'nin duruşunu anlamak bakımından son derece önemlidir.

2