Yatak odasında doğrulup kalktığında Delta Force timleriyle yüz yüze geldi. Önce gözlerini ovuşturdu, sonra terliklerine uzandı; eşine baktı ve üstüne başına çeki düzen verdikten sonra, kendisini kaçırmaya gelen askerlerle birlikte rahat tavırlarla yürümeye başladı. Sanki bu ana hep hazırlıklıydı. Bir gün gelip çatacağını bekliyordu. Yüzünde ne şaşkınlık vardı ne de korku...
Maduro'nun kaçırılma hikayesine dair görüntüleri izlerken Gabriel García Marquez'in romanları geldi aklıma. Hayali bir ülkenin hayali insanları gibiydi her şey. Gerçekle masal arasındaki o ince çizgide, her koşulda tuhaf bir sükûneti, hatta neşeyi korumayı başaran karakterler gibi.
Türklerin ise 11 bin kilometre ötedeki Venezuela'da olup bitenlere, Maduro'nun kendisinden bile daha fazla heyecanlanması incelenmeye değer bir durum. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra empati yetimiz gerçekten arttı. Darbeyle karşı karşıya kalan her ülkeyle, her liderle anında empati kurar olduk. 11 bin kilometre ötedeki bir ülkenin solcu lideriyle bile... Elbette bunda bir yanlışlık yok; belki biraz aşırılık var. Venezuela ile Türkiye'yi, Maduro ile Erdoğan'ı özdeşleştirmekten kaynaklanan bir aşırılık bu.
Oysa ne ülkeler ne de liderler birbirine o kadar benziyor. İnsanları birleştiren esas unsur, ABD'nin haydutluğu ve zorbalığı. Trump'ın zorbalığını eleştirip oradan sözü Erdoğan'a bağlayacak bir zemin bulmak muhalefet için doğal olarak cezbedici. Özgür Özel'in Erdoğan'a seslenerek "Hadi bakalım, Trump'a haydut de" çıkışı da bu dar alanda iktidarı sıkıştırma çabasının bir ürünü.
Ancak Venezuela'da tablo anlatıldığı kadar donuk değildi. Maduro'nun başkanlığını yaptığı hükümet boş durmuyordu. Yardımcısı başkanlık yemini edip göreve başlamış, ilk icraatı olarak da ABD'ye işbirliği teklifinde bulunmuştu.
Muhalif medyada Trump'a vuracak meşru bir malzemenin ortaya çıkması coşkuyla karşılandı. Bunun aynı zamanda Erdoğan'a da yönelmiş bir eleştiri hissi vermesi, bu coşkuyu neredeyse doyumsuz bir hazza dönüştürdü.

10