Köpek mi kuyruğunu sallar yoksa kuyruk mu köpeği

"Wag the Dog", 1997 yapımı Barry Levinson'un yönettiği bir film. Bizde "Başkanın Adamları" adıyla gösterildi. Başrollerinde Dustin Hoffman ve Robert De Niro var. Başkanın iktidarını kurtarmak isteyen danışmanlar, Hollywood'dan yardım alarak bir savaş kurgusu yapıp, başkan lehinde kamuoyu oluşturuyorlar. Çünkü ABD Başkanı, seçimlere az bir süre kala Oval Ofis'te, reşit olmayan bir kıza sarkıntılık etmiştir.

ABD'nin, artık böyle bir kurguya ihtiyâcı yok. Trump istesin yeter! 2025'de Epstein skandalıyla köşeye sıkışan Trump, 2026'nın açılışını Venezuella'ya saldırarak yaptı.
Film ile gerçeğin uyuştuğu en mühim kısım, medya. Filmin orijinal adı, "Köpeği döndür, köpeği salla" mânâsına geliyor. Başlı başına bir medya eleştirisi olan film, siyah ekran üzerinde beyaz yazıyla şöyle başlıyor:

"Köpek, neden kuyruğunu sallar
Çünkü köpek, kuyruğundan daha akıllıdır.
Eğer kuyruk daha akıllı olsaydı kuyruk, köpeği sallardı."

İşte iktidar-medya ilişkisinin kısa özeti! Akıl, köpektedir. Bu yüzden kuyruğunu, istediği gibi sallar. Yâni iktidar, medyayı yönlendirir. Film hakkında Ejderhan Karakoç ve Abdullah Mert'e âit, "Sinemada Siyasal İktidar, İdeoloji ve Medya Üçgeni: Wag The Dog filminin incelenmesi" isimli bir makâle var. Makâlenin sonuç kısmı şöyle:

"Medya-iktidar ilişkisinde yer alan karşılıklı yönlendirme, filmde ilginç bir metafor 'Hem köpeğin kuyruğunu sallaması hem de kuyruğun köpeği sallaması' şeklinde göze çarpmaktadır. Ancak kuyruk, köpeği ne kadar sallarsa sallasın, sonunda köpek, son sözü söylemektedir. Medya, var olan gündemi değiştirebilir, olaylara yön verebilir ve izleyicileri yanlış bilgilendirebilir. Yine de güç iktidardadır. Yâni medya ne kadar güçlü olursa olsun, iktidar ne isterse o gerçekleşir. İktidarın istediğini yerine getirmeyen medya, yok olur."

Geçtiğimiz yılın son günlerinde Hürriyet yazarı Hande Fırat, "Şimdi İğneyi Batırma Zamanı" başlıklı iki yazı kaleme aldı. Ekrana çıkan gazetecilerin parti sözcüsü gibi davranmalarını eleştirdi. "Acımadı ki!" diye ses verenler oldu.

Tartışmaya bir katkısı olur mu bilemem. Filmi hatırlatmak istedim.


SIVASIZ EVLERDEN BİRİ

Sizleri, önce 8 yıl evveline götürmek istiyorum. 6 Ekim 2017'de İsmâil Güneş'in "Kervan 1915" filminin Ankara galası yapıldı. Filmi seyrederken, "Bu ne ya Ben Ermeni kadınların acılarına ağlamaya gelmedim!" diye sinirlendiğime, sol tarafımda oturan Alper Aksoy şâhittir. Eve dönünce sıcağı sıcağına, "Benden bu kervana geçit yok!" başlıklı bir yazı kaleme aldım. Şu ifâdelerimi sert bulanlar oldu:

"Değil İsmâil Güneş, kendi evlâdım bu filmi çekmiş olsa bile methiyeler düzmem. Hediyelerin, Ayşe bacıların, şehidlerimin ruhlarını incitmem. İsteyen bana ırkçı desin, isteyen faşist desin, hiç umûrumda değil!"

Film, bir hafta sonra gösterimden kalktı. Elbette benden geçit olmadığı için değil. Dağıtım, salon, falan filan dendi. "Gişe yapmadı, battı." dendiği zaman hiç tereddüt etmeden şu tahminde bulundum:

"Hayır efendim! Devlet, filmi geri çekti. İyi de yaptı."

Düşünsenize, devletin destek olduğu bir film, dağıtım ve salon sorunu yaşar mı Parti teşkilatları seyretse gişe yapar. Ayrıca devlet, çekilmesine destek olduğu, önem verdiği bu filmin galasını niçin Külliye'de yapmadı
Cevâbı, çok basitti.

Filmin batışından 15 gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, Azerbaycan'a gitti. Yanında giden gazetecilerden ikisi, Azerbaycan'daki Ermeni zulmünü yazdılar. İşte burası, filmin batışıyla yakından alâkalıydı. AK Parti ile Gülen cemaati cicim aylarını yaşarken bu yazarların ikisi de cemaat medyasında yazıyordu. "Hepimiz Ermeniyiz" korosunun hanendeleriydiler. Her sene 19 Ocak'ta "Hrant abi!" diye ağlar; 24 Nisan'da soykırım yazıları döşerlerdi. Ne hikmetse 2017'de Ermenilerin zulmünden bahsetmeye başladılar.