Yazar, Çanakkale'de Anzak askerlerine karşı toplumda oluşan hoşgörüyü sorgulamakta, onların haçlı ruhuyla gelen işgalciler olduğunu ve Türk şehitlikleri karşında ihmal edildiklerini vurgulamaktadır. Bu eleştiriyi, Atatürk'ün Anzak annelerine yazdığı taziyenin yarattığı algı değişikliğine bağlamakta, tarih yazımında seçicilik ve adalet sorusunu gündeme getirmektedir. Ancak iki tarafın da savaşçılarının saygı duyması gerektiği argümanı karşısında, ülkenin topraklarında ön saflarda ölen kuşağı unutmamakla hoşgörü arasında nasıl denge kurulmalıdır?
Yine bir 25 Nisan, yine Anzak torunlarından Şafak Ayini....
Anzak (Anzac), 1. Cihan Harbi'nde, İngiliz sömürgesi olan Avustralya ve Yeni Zelanda'dan toplanarak getirilmiş askerlere deniyor. İngilizce, Australian and New Zeland Army Corps kelimelerinin baş harflerinden oluşur. İngilizler, evini savunan özgür bir adamın, yüzlerce paralı/gönüllü askerden daha güçlü olduğunu haçlı seferlerinde öğrenmelerine rağmen, 1. Cihan Harbi'nde yine bir haçlı taktiği uyguladılar. Modern Pierre L'Ermiteler, dokuz asır evvel olduğu gibi sömürge topraklarında dolaşarak şöyle seslendiler:
"Barbar Türklere dersini vermeye gidiyoruz. Medeniyet nedir, insanlık nedir bilmeyen, Hırıstiyanlığın ve Hristiyanların can düşmanı, Türklere haddini bildireceğiz. Türk kızları ile tatlı mâcerâlar yaşayacaksınız. Hayatınızda unutamayacağınız tatlı maceralar.."
Bu sözlerin büyüsüne kapılarak gönüllü yazılan Anzaklar, Mısır'da eğitildikten sonra, 25 Nisan 1915'de Çanakkale cephesinde savaşmaya başladılar. Ancak, aylarca süren muharebeler sonunda İngilizlerin planladığı gibi bir zafer kazanılamayınca, Aralık ayının sonunda Çanakkale'den tahliye edilerek başka cephelere nakledildiler.
1915'de geçilemeyen Çanakkale, 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması sonrası işgâl edildi. Maalesef Lozan Antlaşması'nın 129. maddesi gereğince Çanakkale Şehitliği, Uluslararası Boğazlar Komisyonu'nun yönetimine verildi. Bu durum, 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ne kadar sürdü.
Montrö öncesi bölgenin ne hâlde olduğunu, şair ve tarihçi Nihal Atsız, "Çanakkale'ye Yürüyüş" yazısında sarih bir şekilde anlatıyor. Atsız, 1933'de, bir grup arkadaşı ile yaya olarak Çanakkale'yi ziyaret eder. Bu dokuz kişilik kafile, şehitlerimizin karaya çıkılmadan vapurla şöyle bir gelip geçerek anılmasına tepkiliydiler. Ziyaret esnasında, bizim şehitliğin bakımsız hâlini ve buna karşın düşman kuvvetlerinin diktiği abidelere canı sıkılan Atsız, Conk Bayırı'nın en hâkim yerindeki Yeni Zelant Abidesi'ni görünce esef ederek şöyle der:
"Bu yabancılara niçin abide dikiliyordu Uzak yerlerden geldikleri için mi Bunlar bir zafer mi kazanmışlardı Her yerde gördüğümüz irili ufaklı İngiliz mezarlarının üzerinde, onların ebedî hatırasından bahsolunuyordu. Hâlbuki onlar buna lâyık mı idi"
Cumhuriyet'in ilk çeyreğinde devletin Çanakkale'ye koyduğu mesafe, Atatürk'ün Anzak annelerine hitaben yazdığı taziye ile başka bir boyut daha kazandı.
"Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz! Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır." (1934)

5