Alışveriş mi Kahve mi İkisi Birden!

Artık mağazaya girince raflardan önce kahve kokusu karşılıyor insanı. O koku bir yandan "gel, biraz otur" diye fısıldıyor, bir yandan da alışverişi bambaşka bir havaya sokuyor.
Eskiden mağazaya girilirdi, bakılırdı, alınırdı, çıkılırdı. Şimdi iş değişti. Mağaza dediğin yer rafların arasında kahve fincanlarının dolaştığı küçük bir sosyal alan…

Çanta deniyorsunuz ama yan masada latte köpürüyor. Bir elinizde alışveriş poşeti, diğerinde kahve kupası. Ayakkabı denerken cappuccino eşlik ediyor. Hatta öyle ki bazen kahve bahane, mağazaya uğrama sebebi asıl kahve molası oluyor.

Bu yeni düzenin adı aslında "deneyim ekonomisi".
Yani artık önemli olan yalnızca ne satın aldığınız değil, o süreçte ne hissettiğiniz. Kahve tam da bu duyguya tercüman oluyor.

Dior'un Dallas'taki mağazasında açtığı Cafe Dior örneğin… Michelin yıldızlı bir şefin tatlılarıyla koleksiyona göz atmak, alışverişi modadan çok bir sahne performansına dönüştürüyor.
Gucci mağazalarında kahve sunumu markanın şıklığını günlük yaşama taşıyor.
Boyner'in Costa Coffee iş birliğiyle sunduğu kafe daha samimi bir atmosfer sağlıyor. İnsanlar kahvelerini alıp sohbet ederken, alışveriş doğal bir şekilde araya karışıyor.

Peki bu kadar cazip olmasının sebebi ne
Öncelikle kahve günlük hayatın en tanıdık ritüellerinden... Bir buluşma bahanesi, bir mola noktası, bir sohbet aracısı. Dolayısıyla mağazanın ortasında kahve bulmak ortamı anında daha davetkâr hale getiriyor.

Bir başka sebep de sosyal medya kültürü. Mağaza içi kafeler yalnızca kahve sunmakla kalmıyor "Instagramlık" köşeler yaratıyor. Özel tasarlanmış kupalar, ışığı bol köşeler, şık dekorasyon…
Tüketiciler kahve içerken fotoğraf çekiyor, paylaşıyor, markanın atmosferini kendi hesabından tanıtıyor. Bu durum reklamdan çok daha samimi bir etki yaratıyor.

Bir de sadakat meselesi var.
Geçmişte mağazaların sadakat kartları vardı; alışveriş yaptıkça puan toplanır, puanlarla indirim alınırdı. Bugün bağlılık böyle ölçülmüyor.