Savaşa dönüş ihtimali neden güçleniyor

ABD'yle İran arasındaki müzakerelerin çıkmaza girmesi savaş öncesinden farklı olarak nükleer meseleden ziyade Hürmüz Boğazı'nın açılmasına odaklanılmasından kaynaklanıyor. Bugün kilit mesele artık nükleer programın teknik detayları ve uranyum zenginleştirmesi değil İran'ın Körfez üzerinde ne kadar siyasi ve stratejik hakimiyet sağlayacağı olarak öne çıkıyor. Savaşa İran'ın nükleer ve balistik füze kapasitesini yok etmek ve mümkünse rejim değiştirmek amacıyla giren Trump yönetimi, taktiksel hedeflerine ulaşsa da istediği siyasi sonucu elde edemedi. Bu durumda Hürmüz'ün İran hakimiyetine girmesi ihtimaliyle karşı karşıya kalan Trump'ın tekrar savaşa dönme opsiyonuna yaklaştığını görüyoruz. Tarafların tekrar çatışmaya girmesi, Washington'ın 'misyon genişlemesi' tuzağına düşmesi Tahran'ın ise Hürmüz üzerindeki hakimiyetinin kabul ettirilmesi mücadelesi anlamına gelecek.


TEKRAR SAVAŞA DOĞRU

Trump'ın İran'ın en son teklifini sert biçimde reddetmesi ilk bakışta yalnızca diplomatik sürecin başarısızlığı olarak görülse de bölgesel düzenin yeniden tanımlanmasının asıl mesele haline geldiğini görüyoruz. Washington İran'ın nükleer kapasitesinden vazgeçmesinde ve Hürmüz'ün açılmasında ısrar ediyor. Buna karşın İran'ın yaptırımların kaldırılması, savaş tazminatı ödenmesi ve Hürmüz'deki hakimiyetinin tanınması gibi maksimalist talepleri kısa zamanda bir anlaşma olmayacağına işaret ediyor. İran'ın bu talepleri önceleyerek nükleer müzakereleri ileri bir tarihe erteleme çabası her iki tarafı da savaşa dönüşe yakınlaştırıyor.

Bu durum, pazarlığın İran açısından rejimin hayatta kalmasının ötesine geçtiğini gösteriyor. İran şimdiye kadar Amerika'nın bölgeden çıkarılması gibi taleplerini söylem düzeyinin ötesine geçiremezken şimdi bunu müzakere masasına getirebiliyor. Obama'nın imzaladığı ve Trump'ın iptal ettiği JCPOA anlaşması nükleer meselenin santrifüjler, uranyum zenginleştirmesi ve denetim rejimi gibi teknik müzakereler sonrasında imzalanmıştı. Şimdiki müzakereler ise çok daha siyasi ve stratejik bir temele oturuyor: Trump tam bir teslimiyet talep ederken İran 'Körfez'in güvenliği benim onayım olmadan sağlanamaz' şeklindeki pozisyonunu kabul ettirmeye kararlı görünüyor.


DİMYAT'A GİDERKEN

Trump'ın İsrail'in zorlaması ve manipülasyonlarına güç gösterisi yapma ve hızlı bir zafer kazanma içgüdüsüyle razı olması, uzun yıllardır güvenliğini sağladığı Hürmüz'deki kurulu düzenin yeniden düzenlenmesi sonucunu doğurdu. İran'ın bölgedeki Amerikan korumasına güvenen Körfez ülkelerinin Washington'a güvenini derinden sarstı. Hürmüz'ün kapatılması sonrasında Trump'ın yüksek retoriğine rağmen İran'ın 'egemen aktör' konumuna gelmesini engelleye-memesi Amerika'nın donanma üstünlüğünün de sorgulanmasına neden oldu. Diğer bir deyişle, İsrail'in Washington'a kendi öncelikleri doğrultusunda uyguladığı baskı ve lobi faaliyetleri, Amerika'nın bölgede stratejik üstünlüğünün tartışılır hale gelmesinin önünü açtı.

İsrail'in Washington'ı ikna için kullandığı kritik tez İran'ın nükleer silah üretimine ne kadar yaklaştığı olmuştu ve Trump İran'ın asla nükleer silaha sahip olamayacağını tekrarlamaya devam ediyor. Ancak Netanyahu hükümetinin İran'ın bölgesel nüfuzunun artacağı veya normalleşeceği herhangi bir senaryoyu stratejik tehdit olarak göreceği açık. Tel Aviv'in bu türden bir diplomatik baskısının yanında Lübnan'a operasyonlarını artırması da İran'la daha geniş bir bölgesel hesaplaşma peşinde olduğuna işaret ediyor. İsrail asli meselesinin nükleer sorun olmadığını ve bölgesel üstünlük hedefine ulaşmak istediğini gösteriyor. Bu bağlamda, İsrail'in İran'la bölgesel savaşının Trump'ı 'Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan edecek' bir yola soktuğu söylenebilir.