Amerika'nın büyük strateji arayışı

Bu yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken Amerika'nın uluslararası sistemdeki rolünü tanımlama konusunda ciddi bir kriz yaşadığını söylemek abartı olmayacaktır. Dünyanın tartışılmaz tek süper gücü olarak girdiği 21. yüzyılın hemen başında uğradığı 11 Eylül terör saldırılarıyla derin bir şok yaşayan Amerikan müesses nizamı, o günden bu yana büyük stratejisini belirlemekte bocaladı. Bush döneminden beri farklı uç noktalar arasında gelgitlerden kurtulamayan Amerikan dış politikası, Trump'la birlikte küresel liderlik iddiasından vazgeçen ve iyice bölgesel bir güç olmaya doğru giden bir ulus devlet imajı çiziyor. Bu asrın ilk çeyreğinde terörle mücadeleyi küresel anlamda süresiz ve sınırsız hale getiren Washington, terör gündeminin dış politika parametrelerini dikte etmesinden kurtulamadı. Bunun sonucu olarak kapsamlı bir strateji oluşturamayan ve çok daha tepkisel bir dış politika takip eden Amerika, giderek hem halkının taleplerinden hem de uluslararası somut çıkarlarından kopuk bir siyaset izlemeyi adet haline getirdi. Amerikan tarihinde dönemsel olarak rastladığımız izolasyonist eğilimlerin ağır basmasına karşın küresel gücünü de kullanmaya çalışan günümüz Amerika'sı, 'iki arada bir derede' misali bir dış politika izleyerek küresel siyaseti yönlendirme kapasitesini giderek yitiriyor.

TERÖRLE MÜCADELEDEN İZOLASYONİZME

11 Eylül saldırıları sonrasında artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı hissiyatı çok güçlüydü. Dünya devletleri teröre maruz kalan Amerika'nın yanında yer aldı ve Bush yönetiminin 'ya bizimlesiniz ya da karşımızdasınız' şeklinde ifade ettiği ültimatom genel olarak anlayışla karşılandı. Ancak küresel iyi niyet desteğini Afganistan'ın ve Irak'ın işgaliyle adeta heba eden Bush yönetimi, bu ülkelere demokrasi getirme iddiasıyla Amerika'yı bir türlü bitmeyen 'sonsuz savaşlara' soktu. Ulus devlet inşası ve demokrasi promosyonu gündemine trilyonlarca dolar ve Amerikan ordusunun büyük enerjisini harcayan Bush yönetimi, bölgesel dengeleri altüst edecek bir süreç başlattı. Hedefi ve başarı kriterleri net olmayan 'terörle savaş' Amerika'nın dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir hedefi vurmasını meşrulaştıran ve uluslararası koalisyon oluşturma gereğini de anlamsız kılan bir realite oluşturdu. Uluslararası hukukun hiçe sayıldığı birçok pratik, Amerika'nın küresel liderlik iddiasına darbe vurmakla kalmayıp kendi müttefiklerini de yabancılaştırdı.

Irak ve Afganistan savaşlarının mirasının üstüne gelen 2008 finansal krizi, Amerikan halkının sistemden iyice soğumasına ve farklı adaylara yönelmesine yol açtı. Milyonlarca insanın evini ve emeklilik birikimlerini kaybettiği küresel kriz, halk arasında Afganistan ve Irak'taki ulus inşası projelerinin iyice gayri meşru algılanmasına katkı sağladı. Obama gibi sistem dışı bir başkanı iktidara getiren bu tepki, Washington müesses nizamının adayı görülen Clinton'ın Trump'a kaybetmesindeki en büyük etken oldu. Halkın uluslararası angajmanlara soğumasına neden olan işgaller ve ekonomik kriz, Trump'ın izolasyonist söylemlerine zemin hazırladı. Terörle mücadele gündeminin siyasi meşruiyeti o kadar sorgulanır hale geldi ki Trump Bush ailesini doğrudan hedef almasına rağmen Cumhuriyetçilerin adayı olmayı başardı. Amerikan kurucu babalarından başlamak üzere uzun bir tarihi olan Amerikan izolasyonizminin güncellenmiş versiyonunu sahneye süren Trump, küreselleşmeden zarar gören kitlelerin tepkisini en büyük siyasi silahı olarak kullanmayı başardı. Ancak hem 'terörle savaş' hem de izolasyonist dış politika, Amerika'nın çıkarları ve halkın öncelikleri göz önüne alınarak oluşturulmuş bir stratejinin gereğinden ziyade tepkisel siyasetin dışa vurumlarıydı.

AMERİKA'NIN BÜYÜK STRATEJİSİ NE OLACAK

Amerika'nın stratejisizliğine ve tepkisel dış politikasına son vermek isteyen çabalar etkisiz kaldı. Örneğin Obama'nın İslam dünyasıyla ilişkileri düzelterek Ortadoğu'daki yükünü hafifletmek isteyen çabalarının asıl amacı Amerika'yı Asya-Pasifik'e odaklanan bir stratejiye yöneltmekti. İran'la nükleer anlaşma ve el-Kaide gündeminin terörle mücadeleye indirgenmesi üzerinden Ortadoğu'ya enerjisini azaltmak isteyen Obama, İsrail'in Washington'ı sürekli bölgeye geri çeken politikası karşısında etkisiz kaldı. Barış süreci bir yana, yerleşimleri dahi dondurtamayan Obama, DEAŞ'ın çıkışıyla bölgeye tekrar askeri müdahale ihtiyacı duydu. Arap Baharı sırasında Amerika'nın bölgesel çıkarlarını ve İsrail'in konumunu korumak adına Mısır gibi ülkelerin istikrarına odaklanan Washington, bir türlü Asya-Pasifik'e eksen kaydırma stratejisini hayata geçiremedi. Hem Trump hem de Biden dönemlerinde Çin'le mücadele adı altında Asya-Pasifik ülkeleriyle ilişkiler geliştirilmeye çalışılsa da kalıcı bir büyük strateji uygulandığını söylemek zor. Çin'in yükselişine çok geç kalınan bir cevap verilmeye çalışılırken, Asya-Pasifik stratejisi zaman zaman Hint-Pasifik stratejisi olarak tanımlanarak ortadaki kafa karışıklığının ne kadar derin olduğu da anlaşılıyordu.