Kriz üreten siyaset, çözüm arayan millet

Türkiye'de siyaset artık yalnızca partilerin yarıştığı bir alan olmaktan çıktı.
Toplumun korkularının, ekonomik sıkışmışlığın, güvenlik kaygılarının ve kutuplaşmanın yönetildiği çok daha sert bir psikolojik mücadele alanına dönüştü.

İktidarlar güç kaybettikçe bazen hizmet siyasetiyle değil, kriz siyasetiyle ayakta kalmaya çalışır.
ünkü normalleşen bir ülkede insanlar cebine, mutfağına, adalete ve geleceğine bakar.
Ama kaosun hâkim olduğu ülkelerde toplum önce güvenlik kaygısıyla düşünmeye başlar.
Ve tam da bu yüzden siyasette kaos çoğu zaman iktidarın işine yarayan bir enstrümana dönüşebilir.

Bugün Türkiye'de yaşanan tabloyu da biraz böyle okumak gerekiyor.

AK Parti uzun yıllar boyunca seçimleri ekonomik büyüme, istikrar ve güçlü liderlik üzerinden kazandı.
Ancak özellikle son yıllarda yaşanan ekonomik daralma, hayat pahalılığı, gençlerdeki umutsuzluk ve devlet kurumlarına yönelik güven kaybı iktidarın toplum nezdindeki eski gücünü aşındırmaya başladı.

Bu noktada ortaya çıkan yeni siyaset dili dikkat çekiyor:
Sürekli gerilim...
Sürekli kriz...
Sürekli kutuplaşma...

ünkü seçmenin gündemi ekonomi olduğunda iktidarın işi zorlaşıyor.
Ama gündem kriz olduğunda insanlar bazen yeniden "istikrar" refleksiyle hareket edebiliyor.

Fakat burada iktidarın hesap edemediği başka bir gerçek var:
Toplum artık eski toplum değil.

İnsanlar sürekli korku siyasetiyle yönlendirilmekten yoruldu.
Özellikle genç kuşaklar artık daha fazla alternatif görmek istiyor.
Tam da bu yüzden muhalefetin en büyük görevi yalnızca iktidarı eleştirmek değil; topluma gerçek bir çıkış yolu gösterebilmektir.

İşte tam bu noktada İYİ Parti'nin önünde ciddi bir fırsat bulunduğunu düşünenlerdenim.

ünkü Türkiye'de milliyetçi, merkez sağ, devlet hassasiyeti taşıyan ama aynı zamanda hukuk ve demokrasi isteyen çok büyük bir toplumsal zemin oluşmuş durumda.
Bu kitle uzun süredir kendisini tam anlamıyla temsil edecek güçlü bir siyasi akıl arıyor.

Eğer İYİ Parti;
öfke yerine aklı,
slogan yerine çözümü,
kutuplaşma yerine birleştirici dili,
kişisel hesaplar yerine memleket merkezli siyaseti öne çıkarabilirse,
kimsenin beklemediği ölçüde bir yükseliş yaşayabilir.

Bugün yaşanan "Mutlak Butlan" tartışmaları da aslında Türkiye'deki hukuk ve siyaset krizinin başka bir yansımasıdır.

Siyasi parti genel başkanlarının ya da gazetecilerin bu konuda doğrudan bir yargı sözcüsü gibi davranması elbette beklenemez.
ünkü yıllardır Türkiye'de "hukuk yok", "yargı bağımsız değil" diyerek siyaset yapanların, bugün ortaya çıkan her yargı kararını tartışılmaz kutsal metin gibi sunması da kendi içinde ciddi bir çelişki oluşturur.