Bu millet fakirliğe değil adaletsizliğe isyan eder

Türkiye'nin krizi ekonomi değil, adalet duygusunun çökmesiyse, güvenlik tedbirleriyle düzeltilecek bir sorun mu?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, Türkiye'nin temel sorununun ekonomik değil, adalet, güven ve değerler krizi olduğunu savunuyor çünkü insanlar çalışmanın liyakate değil bağlantıya karşılık geldiğine inanmaya başlamıştır. Gençlik idealsizleşirken, siyaset iç tartışmalara sıkışmışsa, milyeterin kayıpları telafi edilebilir mi?

Siyasette, medyada, sokakta... Herkes ekonomiyi konuşuyor. Enflasyon, hayat pahalılığı, alım gücü... Doğru. Bunlar bu milletin en yakıcı sorunlarıdır. Ama açık konuşalım: Türkiye'nin bugün yaşadığı kriz sadece ekonomik bir kriz değildir. Mesele çok daha derindir.

Bu millet tarih boyunca yokluk görmüştür. Savaş görmüştür, kıtlık görmüştür, zorluk görmüştür. Ama hiçbir dönemde bugünkü kadar derin bir huzursuzluk hissetmemiştir. ünkü bugün insanları rahatsız eden şey sadece cebindeki paranın azalması değil, adalet duygusunun zedelenmesidir.

Vatandaş şunu sorguluyor:

"Ben çalışıyorum, çabalıyorum, alın teri döküyorum... Peki neden başkası hiçbir emek vermeden benden daha hızlı zenginleşiyor"

Sorun tam da burada başlıyor.

Eğer bir ülkede çalışanın değil, bağlantısı olanın kazandığına dair yaygın bir kanaat oluşmuşsa...

Eğer bir toplumda hukuk herkese eşit uygulanmıyor algısı yerleşmişse...

Orada ekonomik kriz sadece bir sonuçtur, asıl kriz düzen krizidir.

Geçmişte Türkiye'de ihale almak, iş büyütmek, bir yerlere gelebilmek için belli yapılara, cemaatlere ya da tarikatlara yakın olmak gerektiğine dair yaygın bir inanış vardı. Bu inanış, toplumun geniş kesimlerinde neredeyse "yazılı olmayan kural" haline gelmişti.

Bugün gelinen noktada bu algının tamamen ortadan kalktığını söylemek mümkün değil. Aksine, toplumun önemli bir kısmı şu kanaati taşıyor:

Adresler değişti ama yöntem değişmedi.

Artık birçok insan, iş yapmak, ihale almak, büyümek için sadece liyakatin değil; iktidara yakın olmanın en belirleyici unsur haline geldiğine inanıyor.

Bu doğru mudur, yanlış mıdır ayrı bir tartışma... Ama önemli olan şudur:

Bir toplumda bu kanaat yerleşmişse, o toplumda güven duygusu ciddi şekilde yara almış demektir.

ünkü insanlar şuna inanmaya başlar:

"alışarak değil, yakın durarak kazanılır."

İşte bu düşünce, sadece ekonomiyi değil; ahlakı da çökerten en tehlikeli virüstür.

Bir başka acı tablo ise gençliğimizde ortaya çıkıyor.

Bugünün gençleri arasında hızla yayılan bir anlayış var:

Kısa yoldan zengin olmak.

Emek vermeden, üretmeden, sabretmeden...

Bir an önce "köşeyi dönmek."

Bu sadece ekonomik şartların dayattığı bir refleks değildir. Aynı zamanda rol modellerin değişmesinin, yanlış örneklerin öne çıkmasının bir sonucudur.

Gençler artık "nasıl iyi bir meslek sahibi olurum" sorusundan çok,

"nasıl hızlı zengin olurum" sorusuna cevap arıyor.

Ve ne yazık ki bu arayış, onları üretimden uzaklaştırıyor, hedonist bir hayat anlayışına sürüklüyor.

Oysa bir milletin geleceği, gençliğinin idealleri kadar güçlüdür.

Eğer o idealler zayıflarsa, gelecek de zayıflar.

Son günlerde yaşanan olaylara bakın... Okullara giren saldırganlar, çocuklara yönelen şiddet, uyuşturucu ağlarının mahalle aralarına kadar inmesi... Bunlar münferit hadiseler değildir. Bunlar bir toplumun alarm veren göstergeleridir.