Ünlü yazar Virginia Woolf'un romanlarını okurken her zaman aynı duyguyu yaşarım. Sanki olaylardan çok düşüncelerin, diyaloglardan çok sessizliklerin peşindedir. Bu yüzden Woolf uyarlamalarına biraz temkinli yaklaşırım. Çünkü onun edebiyatındaki asıl büyü, karakterlerin zihninde olup bitenleri görünür kılabilmesindedir. Tina Ghavari'nin yönettiği Virginia Woolf'tan Gece ve Gündüz filmi de bende böyle bir merak uyandırdı. Woolf, yalnızca İngiliz edebiyatının değil, modern edebiyatın yönünü değiştiren isimlerden biri. Mrs Dalloway, Deniz Feneri ve Kendine Ait Bir Oda gibi eserleri bugün hâlâ güncelliğini koruyor.
Sinema da yıllardır onun dünyasına kapı aralamaya çalışıyor. Orlando, görsel cesaretiyle hâlâ hatırlanıyor; Mrs Dalloway romanın melankolik ruhunu yakalamaya çalışıyor; Saatler ise Woolf'un yaşamı ve eserleri etrafında kurduğu katmanlı anlatıyla sinema tarihine geçmiş durumda. Buna rağmen Gece ve Gündüz, Woolf'un görece daha az konuşulan eserlerinden biri olarak hep arka planda kaldı.
Wolf'un aynı isimli eserinden Justine Waddel tarafından uyarlanan film bizi 1910'ların Londra'sına götürüyor. Dönem dekorları ya da kostümlerden ziyade Katharine Hilbery (Haley Bennett) karakterinin özgürlük arayışına tanık oluyoruz. Ailesinin onun adına çizdiği hayatı reddedip gözünü yıldızlara çevirmesi, filmin en güçlü tarafını oluşturuyor. Filmi izlerken sık sık adının anlamını düşündüm. Gece ve gündüz... Woolf'un dünyasında bunlar yalnızca zaman dilimleri değil. Gündüz, toplumun bireye dayattığı rollerin alanı gibi görünüyor bana. İnsanların birbirine nasıl davranması gerektiğini bildiği, kuralların ve beklentilerin hüküm sürdüğü bir dünya.
Gece ise insanın kendisiyle baş başa kaldığı, hayal kurabildiği, ufka bakabildiği bir alan. Katharine'in yıldızlara yöneldiği anlar, filmin en sahici ve en etkileyici anları olarak aklımda kaldı. Yine de filmin Woolf'un derinliğini bütünüyle yakaladığını söyleyemem. Romanın zihinsel katmanları ve karakterlerin iç çatışmaları, sinemanın doğal sadeleştirme ihtiyacı içinde yer yer törpülenmiş. Özellikle Ralph Denham (Elyas M'Barek) ile Katharine arasındaki ilişkinin bazı bölümlerinde, düşünsel çatışmanın yerini daha geleneksel bir romantik anlatı alıyor. Oysa Woolf'un ilgisini çeken şey aşkın kendisinden çok, aşkın bireyin özgürlüğü üzerindeki etkisiydi.
Buna rağmen Ghavari'nin filmi, Woolf'u yalnızca romantik bir dönem yazarı olarak okumaktan kaçınıyor. Bu benim için önemli bir tercih. Çünkü Woolf'un eserleri özünde bireyin kendi sesini bulma mücadelesini anlatır. Katharine'in Cambridge hayali, çalışma arzusu ve bağımsızlık isteği bana sık sık Woolf'un yıllar sonra yazacağı Kendine Ait Bir Oda'nın fikirlerini hatırlattı. Film ağır ilerliyor, evet. Ancak Woolf'un dünyasına hızlı adımlarla girilemeyeceğini düşünüyorum. Onun metinleri gibi bu film de seyirciden sabır istiyor. Karşılığında ise büyük dramatik patlamalar değil, küçük farkındalıklar sunuyor. Salonun ışıkları yandığında aklımda kalan şey bir aşk hikâyesi olmadı. Daha çok gökyüzüne bakmayı sürdüren, yüz yıl öncesinden bile özgürlüğüne düşkün, cesur, idealist ve kendi yolunu çizebilme başarısı gösteren genç bir kadın kaldı. Bence filmin en güçlü yanı da bu. Seyirciye aşk, özgürlük ve kendini gerçekleştirme arzusu arasında sıkışan genç bir kadının hikâyesiyle ilham veriyor.
Vizyonda öne çıkanlar
Brandon Auman'ın yönettiği Uyurgezer, kızını trajik bir trafik kazasında kaybettikten sonra derin bir yasın içine sürüklenen ve giderek şiddetlenen uyurgezerlik nöbetleriyle mücadele eden Sarah'nın hikâyesini konu alıyor. Geceler ilerledikçe gerçeklikle kâbuslar arasındaki sınırlar bulanıklaşan Sarah, akıl sağlığını ve gerçeği korumak için karanlık sırlarla yüzleşmek zorunda kalır.

12