Yazı, Ali Vatansever'in 'Bir Arada Yalnız' filmini, hastalık dramının ötesinde modern insanın mucize, inanç ve teknoloji arasında sıkışkanlığının aynası olarak okur. Yönetmenin didaktik olmayan, soğuk ve gerçekçi anlatım diliyle aile üyelerinin yalnızlaştırıcı kaçış yollarını çizip, yas tutma biçimlerimizin ne denli bireyselleştiğini ortaya koyduğu için filmi takdir eder. Ancak yazı, bu tür konulu filmlerin festivallerde ödüller kazanması sonrasında toplumsal yönelim üzerine soru sormaktan kaçıyor mu?
El Yazısı ve Saf filmleriyle tanınan, festivallerden aldığı ödüllerle sinemaseverlerin dikkatini çeken yönetmen Ali Vatansever'in son filmi Bir Arada Yalnız'ı 45. İstanbul Film Festivali kapsamında izleme imkanım oldu. Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Tallinn Black Night Film Festivali'nin Ana Yarışma bölümünde En İyi Yönetmen ve En İyi Müzik ödüllerine layık görülen film İstanbul'da da Altın Lale için yarışan 15 filmden biri. Türkiye-Yunanistan- Romanya ortak yapımı olan Bir Arada Yalnız oğullarının ölümcül hastalığıyla mücadele eden bir ailenin duygusal ve fiziksel çabasına mercek tutuyor. Vatansever, bu mücadelenin ortasındaki 19 yaşındaki gencin perspektifini ve iç dünyasını anlaşılır kılmak için anlatım olanaklarını genişleten özgün bir tekniğe başvuruyor. Kısmi olarak Sanal Gerçeklik'te (VR), gerçek zamanlı çekilen sahneler, izleyicinin karakterle daha derin ve kişisel bir bağ kurmasına olanak tanıyarak onun yolculuğuna içeriden bir bakış sunuyor.
Film bir bilgisayar oyunu ile başlıyor. Kanser olduğu için hareket imkânı kısıtlı olan İzzet (Onur Gözeten), vaktinin çoğunu sanal gerçeklikte kendi dünyasını yaratmakta buluyor. Vatansever, hikâyeyi Bursa'da bir toplu konutun 20. katına hapsederek aslında modern trajedinin koordinatlarını çiziyor. Toprağa değemeyen, gökyüzü ile beton arasında sıkışmış bu aile, İzzet'in hastalığıyla birlikte aslında mekânsızlaşıyor. Daha ilk sahnede Anne Reyhan'ın (Esra Kızıldoğan) çocuğunun şifası için olur olmadık şeylerden medet umduğunu anlıyoruz. Anne, çareyi dijital dünyanın sahte şifacılığında ve mucizevi otlarda arayarak modern bir dervişe dönüşüyor. Sosyal medya, onun için evlat acısını dindiren bir afyon gibi kurgulanmış. Servis şoförü baba Abdi (Fatih Al) ise geleneksel sığınaklara yönelse de aslında asıl kaçışı bir mekân kayması ile gerçekleştiriyor. Evi terk edip arabayı bir yaşam alanına çevirmesi, statik olan acıdan, hareketli bir vedaya geçişi simgeliyor. Bu noktada eşini ve oğlunu şifa bulmaya gönderen evde tek başına kalan anne, film boyunca en trajik dönüşümü yaşayan kişi.
NEFESSİZ BİR ANLATI
Oğlunu kurtarma çabasıyla başlayan yolculuğu, giderek bir boşluk doldurma çabasına evriliyor. Komşularla kurulan ilişkiler, hem bir dayanışma hem de bir kaçış alanı olarak işleniyor. Vatansever, anne baba ve çocuk üçgeninde bu üç karakteri yargılamadan, ama romantize de etmeden anlatmayı başarıyor. İzzet'in sanal ortamda tanıştığı kızı eve çağırması, filmin en can alıcı sahnelerinden biri. Ancak sanalda kız arkadaşıyla kurduğu bağı gerçek hayata taşıyamıyor. Eve gelen genç kızla kurulamayan bu iletişim, yalnızlığın aslında bir arada da mümkün olduğunu çarpıcı biçimde yüzümüze vuruyor. Yönetmen burada ekranın koruyuculuğu ile tenin çıplak gerçekliği arasındaki o uçurumu çok sert veriyor. İzzet'in intihar teşebbüsü ise ailenin üzerine inşa edildiği o kırılgan camdan kuleyi yerle bir ediyor. Yönetmen bunu ajitasyona kaçmadan, soğuk ve gerçekçi bir dille aktarılıyor. Bu tercih, filmin duygusal gücünü artıran en önemli unsurlardan biri. Film, görsel dilini iki zıt kutup üzerine kuruyor. 20. kat sahnelerinde soluk, gri ve metalik tonlar hakim. Kamera dar açılarda, karakterlerin üzerine basan bir tavan hissiyle çalışıyor. Verilmek istenen klastrofobik etki seyirciye geçiyor. Filmin ikinci yarısında baba ile oğulun servis minibüsleriyle umuda yolcukları ise başka bir perspektif açıyor.
ÖDÜLLERE GÖZ KIRPIYOR
Baba oğul arasındaki ilişkinin boyutlarını gördüğümüz bu yolculukta servis minibüsü, Vatansever'in tabiriyle manzaralı bir odaya dönüşürken, dış dünya ilk kez bu kadar canlı ve dokunulabilir hale geliyor. Baba-oğul arasındaki o geç kalınmış bağ, minibüste uçsuz bucaksız bir yol manzarasında kuruluyor. Film etkileyici finaliyle de takdiri hak ediyor. Bir Arada Yalnız, sadece bir hastalık dramı değil; yas tutma biçimlerimizin ne kadar yalnızlaştığını gösteren bir ayna. Modern insanın mucize (ot-bal), inanç (hoca) ve sanal kaçış (ekran) arasında sıkışan çaresizliğini, didaktik olmadan, oldukça şeffaf bir hüzünle anlatıyor. Hastalık, inanç, teknoloji ve aile kavramlarını günümüz Türkiyesi'nin ruh haliyle kesiştiren Vatansever, toplumsal meseleleri bireyin en mahrem acısıyla harmanlıyor. Neticede film umudun nasıl biçim değiştirdiğine, çaresizliğin insanı hangi yollara sürüklediğine yönelik güçlü bir anlatım sunuyor.

5