Siyaset, tarih boyunca hep bir sahneleme sanatıydı; ancak hiçbir dönemde bugünkü kadar bir prodüksiyon halini almamıştı. Yönetmen Olivier Assayas, Venedik'te dünya prömiyerini yapan son filmi Kremlin'in Büyücüsü ile bizi bu karanlık laboratuvarın tam kalbine, 90'ların Rusya'sından günümüze uzanan o tekinsiz yolculuğa çıkarıyor. Giuliano da Empoli'nin 2022 Fransız Akademisi Büyük Roman Ödülü'nü kazanan eserinden uyarlanan film, sadece bir liderin biyografisi değil; bir rejimin, kurgu ve manipülasyonla nasıl inşa edildiğinin otopsi raporu niteliğinde. Hikayenin merkezinde, tiyatro kulislerinden ve reality şov yapımcılığından gelip, yükselen bir KGB ajanı olan Vladimir Putin'in sağ koluna dönüşen kurnaz genç Vadim Baranov (Paul Dano) var. Baranov, iktidarı sadece tanklarla değil, hikayelerle yönetilebileceğini keşfeden bir modern zaman büyücüsü adeta. Onun için siyaset; kitlelerin inançlarıyla oynanan, gerçekliğin esnetildiği ve yalanın estetik bir form kazandığı devasa bir prodüksiyon.
Gerçek ile yalan, inanç ile manipülasyon arasındaki çizgiyi kasten bulandırırken; aslında yeni Rusya'nın otoriter mimarisini bir televizyon stüdyosu titizliğiyle kuruyor. Film, Baranov'un 1990'ların kaotik Rusya'sında yolunun bir KGB ajanı olan Vladimir Putin ile kesişmesini, modern bir Faust hikayesi titizliğiyle işliyor. İkili yeni bri Rusya inşa etmek işçin güç birliği yapıyorlar ta ki çıkarları çatışana dek.
Filmi izlememiz için en büyük nedenlerden biri, kuşkusuz Jude Law'un Vladimir Putin yorumu. Law, fiziksel benzerliğin öylesine ötesine geçiyor ki; canlandırdığı karakterin içsel soğukluğunu, hesaplı duruşunu ve mutlak güce sahip birinin o korkutucu steril yalnızlığını adeta iliklerimize kadar hissettiriyor. Yabancı eleştirmenlerin "soğuk ama büyüleyici" olarak tanımladığı bu performans, Law'un kariyerine başka bir boyut katıyor. Onun canlandırdığı Putin, başlangıçta Baranov'un bir projesi gibi görünse de, zamanla kendi yarattığı canavara dönüşen bir liderin ürpertici evrimini simgeliyor.
HER YOL MÜBAH MI
Yönetmen ise, siyasi kötülüğü bir canavar olarak karikatürize etmek yerine, onun doğasını ve estetiğini anlamaya çalışıyor. Bunun sonuçlarını gösterirken aynı zamanda onun cazibesini de betimlemeyi başarıyor ve siyasetin artık ideolojilerle değil, kitlelerin duygularını yöneten reality şov teknikleriyle yapıldığını kanıtlıyor. ilmde 90'ların Rusya'sındaki o tekinsiz boşluğun nasıl olup da "demir yumruk" düzenine evrildiğini bir tarih dersinden çok daha canlı bir şekilde izliyoruz. Baranov'un anlatımıyla ilerleyen filmi amaca giden her yol mubahtır mantığının siyasette nasıl işlediğini açıkça gösteriyor. Boris Yeltsin'den Çeçen savaşına, Putin'in Amerika ve Ukrayna ile ilgili görüşlerine dek tarih sahnesindeki pek çok yaşanmış olay da gerçek görüntülerle destekleniyor.
Neticede Kremlin'in Büyücüsü, günümüz dünyasındaki otoriter yükselişi ve hakikatin nasıl kurban edildiğini anlamak için bir rehber niteliğinde. Eğer siyasetin psikolojik derinliklerine inmekten hoşlanıyor ve "gerçeklik bir stüdyoda üretilebilir mi" sorusuna yanıt arıyorsanız, bu film tam size göre. İzledikten sonra Rusya'ya, Putin'e ve siyasi terminalojilere bakışınız değişecek.
İSTANBUL BU KEZ HESAPLAŞMANIN MERKEZİ
İstanbul, yıllardır hem yerli hem de yabancı sinemanın vazgeçilmez duraklarından biri. Skyfall'dan Taken 2'ye, Inferno'dan Argo'ya uzanan geniş bir yelpazede şehir; kimi zaman egzotik bir fon, kimi zaman da hikâyenin bizzat taşıyıcısı oldu. Bu listeye şimdi yeni bir halka eklendi. Fünye (Fuze). Türkiye prömiyerini 45. İstanbul Film Festivali'nde yapan ve bir bölümü İstanbul'da çekilen filmin yönetmen koltuğunda, bu yıl festivalin Altın Lale Yarışması jüri başkanlığını da üstlenen David Mackenzie oturuyor. Mackenzie, özellikle Hell or High Water ile kurduğu gerilim dili ve karakter odaklı anlatımı burada daha geniş ölçekli bir hikâyeye taşıyor. Aaron Taylor-Johnson (Will Tranter), Theo James (Karalis) ve Sam Worthington'ın başrollerinde yer aldığı film, Londra'da bir inşaat alanında bulunan II. Dünya Savaşı'ndan kalma bir bombayla açılıyor.
KUSURSUZ PLAN
Polis ve asker güvenlik tedbiri çerçevesinde hemen bölgeyi boşaltıyorlar. Halk arasında kısa süreli bir panik yaşanırken, asker ve polis birlikte olayı en az hasarla kapatmak için canla başla uğraşıyorlar. Bomba imha ekibinin başında ise Afganistan'da görev yaptığı için gitgelleri olduğunu öğrendiğimiz onbaşı Tranter var. Tranter ve polis şefi Zuzana (Gugu Mbatha-Raw) sürekli iletişimde kalarak bombayı etkisiz hale getirmek için koordineli çalışıyorlar. Bu sahneler gerçekten seyiciyi de tetikte tutuyor. Yönetmen de, bu kaosu yalnızca bir arka plan olarak kullanmıyor; aksine, filmin ana motoruna dönüştürüyor. Çünkü tam da bu kargaşa anı, kusursuz planlanmış bir banka soygunu için ideal zemin yaratıyor. Ha patladı ha patlayacak derken diğer tarafta işçi kılığına girerek kamufle olan bir grup soyguncunun banka soyma süreci de aynı seyirde devam ediyor. Ancak film, klasik bir soygun planı anlatısında kalmıyor.

3