Minyonlar yıllardır modern animasyon sinemasının en sıra dışı başarı hikâyelerinden birinin merkezinde yer alıyor. 2010'da Çılgın Hırsız ile yardımcı karakter olarak hayatımıza giren bu sarı, anlaşılmaz dili konuşan küçük yaratıklar, kısa sürede filmin önüne geçerek kendi başlarına küresel bir fenomene dönüştüler. Çılgın Hırsız 2 ve Çılgın Hırsız 3 ile popülerliklerini artıran Minyonlar, 2015'teki ilk yan filmle kendi evrenlerini kurarken, 2022'de Minyonlar: Gru'nun Yükselişi ve 2024'te büyük gişe başarısı yakalayan Çılgın Hırsız 4 ile serinin ticari gücünü bir kez daha kanıtladı. Şimdi sıra Minyonlar ve Canavarlar'da... Küresel çapta 5,6 milyar doları aşan bir devin son halkası olan Minyonlar ve Canavarlar, bu kez odağını tüm o sarı kalabalığın içinden sıyrılan iki isme, James ve Henri'ye çeviriyor.
Film, bir öğretmenin çocuklara müze gezdirdiği, oldukça tanıdık ve didaktik başlayıp hızla parodiye evrilen bir sekansla açılıyor. E.T.'den George Lucas'a, Matrix'in Leo'su Keanu Reeves'a uzanan bu kültürel tur, öğretmenin "Bunlar James ve Henri, dünyayı kurtardılar" diyerek iki minik sarı yaratığı işaret etmesiyle asıl yörüngesine oturuyor. Minyonlar ve Canavarlar, ilk bir saati itibarıyla serinin en büyük kozu olan "tarihsel anakronizm ve sakarlık" formülünü başarıyla işletiyor. Eski çağlardan bu yana kendilerine kusursuz bir kötü patron arayan kahramanlarımız, fazla merak ve sakarlık yüzünden efendilerini kaybetme geleneklerini bozmuyorlar. Tepe Göz Adası'ndan ve bir büyücünün evinden kovulmalarına yol açan o bildik, öngörülemez absürtlük, filmin ilk yarısını son derece dinamik tutuyor.
SİNEMA TARİHİNE SAYGI DURUŞU
Filmin en parlak fikri ise bu ikilinin yollarının bir film setine düşmesiyle filizleniyor. 1927 yılının Hollywood'unda kendilerini bulan James ve Henri önderliğindeki Minyonlar, dönemin en popüler sessiz film yıldızlarına dönüşüyorlar. Sinema tarihinin sessizden sesli döneme geçiş sancılarını (ki burada Singin' in the Rain veya The Artist esintileri hissetmemek imkânsız) Minyon diliyle izlemek, sinemaseverler için enfes bir hiciv. Şöhret basamaklarını tırmanan, ancak sesli filmlerin gelişiyle kapı dışarı edilen ikilinin, pes etmeyip kendi filmleri olan Minyonlar ve Canavarlar'ı çekmeye karar vermesi, sektörel bir meta-anlatı sunuyor. Charlie Chaplin'in Modern Zamanları başta olmak üzere Hollywood sinemasının belli başlı duraklarına selam duran bu ilk 60 dakika, serinin genel standardının üzerinde bir seyir zevki vadediyor. Ancak film, baş karakterlerinin kendi filmlerini çekmeye karar verdiği noktada belirgin bir ton ve ritim kaybı yaşıyor. Hikâyenin "film içinde film" formülüne geçiş yapmasıyla birlikte, o zamana kadar tıkır tıkır işleyen senaryo motoru teklemeye başlıyor. Brian Lynch ve Pierre Coffin ikilisinin senaryosu, dünyaya canavarların salındığı ve ardından bu kaosun durdurulmaya çalışıldığı son düzlükte, ilk bir saatteki o zeki parodi anlatısından uzaklaşıyor. Karakterlerin sakarlıkları ve efendi arama maceralarındaki o saf, tutarsız eğlence, yerini biraz fazla formüle edilmiş, gürültülü bir aksiyon bombardımanına bırakıyor. Canavarların yarattığı kaosun temizlenme süreci, filmin ilk kısmındaki o sinemasal zekanın gerisinde kalarak, daha çok küçük yaş grubunu hedefleyen tipik bir Illumination finaline evriliyor. Neticede son 20 dakikasındaki ritim dağınıklığı ve tür değiştirme çabası filmin bütünlüğüne biraz gölge düşürse de, ilk bir saatindeki yüksek enerjili komedi ve sinemasal referanslar, bu sarı çılgınlığın neden hâlâ küresel bir fenomene dönüştüğünü kanıtlar nitelikte. Nitelim film ülkemizde bir haftada yaklaşık 100 bin izleyiciye ulaştı bile.
SEYİRCİ BU SIKIŞMIŞLIK HİSSİNİ SEVDİ
Bir zamanlar korku filmleri karanlık şatolarda, terk edilmiş evlerde ya da sisli ormanlarda dolaşırdı. Günümüzde ise korku çok daha farklı yerlerde saklanıyor. Bilgisayar ekranlarında, forumlarda, YouTube videolarında ve gerçek olup olmadığı bir türlü anlaşılamayan dijital şehir efsanelerinde... Backrooms tam da bu yeni korku anlayışının sinemadaki karşılığı. Henüz 20 yaşındaki Kane Parsons tarafından yaratılan Backrooms evreni, internet kültürünün içinden doğarak kısa sürede küresel bir fenomene dönüştü. Milyonlarca kez izlenen YouTube videolarıyla başlayan hikâye, bugün sinema tarihine adını yazdırmış durumda. Üstelik bunu büyük stüdyo destekleriyle değil, yaratıcı bir fikir ve güçlü bir atmosferle başardı.

11