Dünyayı kurtaran adam

Aksiyonun vazgeçilmez yüzü Tom Cruise denince açıkçası zihnimde önce koşan bir adam beliriyor. Uçağın peşinden koşan, motosikletle uçurumdan atlayan, helikopter kullanan, trenin üzerinde hayatla ölüm arasında gidip gelen bir adam... Cruise bu kez Oscar ödüllü usta yönetmen Alejandro G. Inarritu ile bir araya geldiği Digger adlı filmde koşmuyor belki ama oyunculuğunu ve ustalığını konuşturuyor.
64 yaşındaki oyuncu filmde, dedelerinden kalan serveti yöneten, Kuzey Kutbu'nda sondaj kuyuları bulunan ve dünya petrol rezervlerinin önemli bölümüne hükmeden bir şirketin patronu Digger'ı canlandırıyor. Av hayvanlarının boynuzları ve postlarıyla doldurduğu gösterişli malikanesinde, çok sevdiği kedisinin hastalığıyla uğraşırken bir yandan da aldığı kararlarla dünyayı büyük bir iklim felaketinin eşiğine getiriyor.

Üstelik Digger'ın bu felaket karşısındaki tavrı, filmin kara mizahının da temelini oluşturuyor. Özür dilemek, sorumluluğu kabul etmek ya da petrol kuyularını kapatmak yerine kendisini dünyanın kurtarıcısı ilan ediyor. Başlangıçta yalnızca 1,5 metre olan buz kütlesinin 9 metreye ulaşması ve Washington'a doğru ilerlemesiyle işler kontrolden çıkıyor. Grönland'daki patlama sonucunda kopan ve Washington'un yaklaşık beş katı büyüklüğündeki dev buz kütlesi Kuzey Avrupa'ya doğru ilerliyor. Çarpışma gerçekleşirse milyonlarca insanın hayatını etkileyecek, ekonomik zararın ise 18 trilyon doları aşacağı öngörülüyor. Askerler buz kütlesini bombalayarak parçalamayı öneriyor. Bir başkası denizaltıyla vurup yok etmekten söz ediyor. Herkes çözüm arıyor ama kimse işin gerçek boyutunu kavrayamıyor. Bir yandan da sorumluluk birbirine atılıyor.
Derken... Bir prova sahnesine geçiyoruz. Yönetmen içeri giriyor, Digger'a yani Curtis'e oyunculuk önerileri vermeye başlıyor. Meğer az önce izlediğimiz bütün bu büyük felaket, Fossil Fools adlı bir tiyatro oyununun provasıymış. İşte Digger tam burada direksiyonu öyle sert kırıyor ki seyircinin birkaç dakika önce izlediği her şeyi yeniden düşünmesi gerekiyor. Film ilk yarım saatinden sonra bambaşka bir aksa geçiyor. Felaket filmi diye başladığımız hikâye, bir tiyatro ekibinin prova sürecine dönüşüyor. Bir yanda sahne üzerinde dünyanın sonunu getiren petrol milyarderini oynayan Curtis, diğer yanda gerçek hayatında uçağa binen kızının başına bir şey gelmesinden endişe eden bir baba...
Curtis prova aralarında kızından haber almaya çalışıyor. Böylece sahnedeki dünyanın sonuyla gerçek hayattaki kişisel kaygılar birbirine karışıyor. Bir tiyatro provası bir film derken iç içe geçen sahnelerle şahane bir film izliyoruz.

Digger seyircinin elinden tutup onu güvenli bir sinema yolculuğuna çıkarmıyor. Tam tersine, sürekli yön değiştiriyor. Bir felaket filmi izlediğimizi düşünürken tiyatro oyunu hazırlığında olan ekibin dinamiklerine savruluyoruz. Kara komedi izlerken politik taşlamaya, oradan sinemanın ve tiyatronun gerçeklikle kurduğu ilişki üzerine düşünmeye başlıyoruz.
Üstelik bu oyun içinde oyun meselesi yalnızca zekice bir numara olsun diye kullanılmıyor. Inarritu çevre felaketi ve güç ilişkileri üzerinden günümüz dünyasına bakıyor. İklim krizinden sınırsız servete, iktidar tutkusundan siyasi karar alma mekanizmalarına kadar pek çok başlığı aynı potada eritiyor. Çin ve Rusya'ya yapılan göndermeler de filmin güncel siyasi atmosferle kurduğu ilişkiyi daha görünür hale getiriyor.

TOM CRUISE GERÇEĞİ
Digger'ın yargılanma sahnesindeki tiradı ise filmin en çarpıcı anlarından biri. Dünyayı bu noktaya getiren kişi olmasına rağmen kendisini suçlu değil kurtarıcı olarak gören Digger, sorumluluğu bütün insanlığa dağıtıyor: "Hepimiz suçluyuz. Beni durdurmadınız. Ucuz yakıtlarla araç sürmek istediniz. Telefonları şarj etmek için enerji istediniz. Özel jetlerle uçtunuz. Yapay zekâdan sorunları çözmesini istediniz. Hepinizi kurtaracak kişi benim."