Aşkın içine şüphe düşerse

Günümüz sinemasında romantik ilişkiler çoğu zaman ya idealize edilerek bir masala dönüştürülür ya da yüzeysel çatışmalarla hızla tüketilir. Yıldız oyuncular Zendaya ve Robert Pattinson'ı bir araya getiren Drama ise bu iki eğilimin de dışına çıkarak, aşkın en hassas noktasına güven duygusuna odaklanan sarsıcı bir anlatı kuruyor. Evlilik arifesindeki mutlu bir çiftin hikâyesi gibi başlayan film, daha ilk anlarından itibaren bu tanıdık zeminin aslında ne kadar kırılgan olduğunu sezdiriyor. Emma (Zendeya) ve Charlie'nin (Pattinson) hikâyesi, esas oğlanın bir kafede kitap okuyan kıza yakınlaşıp, okuduğu kitap üzerinden laf atmasıyla başlıyor. Bu sade ve doğal başlangıç, filmin ilerleyen bölümlerinde kurulacak duygusal gerilimle bilinçli bir tezat oluşturuyor. Tanışıp bir evliliğe yelken açacak çiftimizin ateşli aşkları ve düğün hazırlıkları birbirine içi içe geçen sahnelerle aktarılıyor. Aşklarını dolu dizgin yaşarlarken, diğer yandan düğün günü yapacakları konuşmayı hazırlıyorlar.

Filmin kırılma noktası ise bir arkadaş ortamında yapılan itiraflarla geliyor. En kötü düşüncelerini paylaşma oyunu, Emma'nın geçmişine dair karanlık bir fikri açığa çıkarıyor. Herkes kendilerince masum görünen ama bir o kadar saçma bir olay anlatırken Emma, "Okul yıllarında lisede bir katliam yapmayı düşünmüştüm" diyor ve bu itiraf, bir anda tüm dengeleri değiştiriyor. O ana kadar sevilen Emma, Charlie'nin gözünde yabancılaşmaya başlıyor. "Bir insan bunu nasıl düşünebilir" sorusu, ilişkinin merkezine yerleşiyor.
Film bu noktadan sonra ustaca bir kurguya yaslanıyor. Geriye dönüşlerle Emma'nın lise yıllarına gidiyor; zorbalık, yalnızlık ve aidiyet eksikliğiyle şekillenen bir gençlik portresi çiziliyor. Yeni taşındığı yerde arkadaş edinememesi, okulda dışlanması ve görünür olma çabası, onu karanlık düşüncelere sürüklüyor. Silahla kurduğu ilişki, önce bir güç gösterisine, ardından tehlikeli bir zihinsel sapmaya dönüşüyor. Hatta bir atış sırasında kulağının zarar görmesi gibi detaylar, karakterin geçmişini daha da somutlaştırıyor. Ancak Drama, bu geçmişi bir açıklama olarak sunarken, bir aklamaya dönüşmesine izin vermiyor. Asıl mesele, Emma'nın ne yaşadığı kadar, Charlie'nin bu bilgiyle ne yaptığı. Düğüne bir hafta kala, Charlie'nin zihnindeki "Nasıl biriyle evleniyorum" sorusu giderek bir saplantıya dönüşüyor. Emma'nın en küçük hareketi, mutfakta eline aldığı bir bıçak bile, onun zihninde büyüyor, tehditkâr bir anlam kazanıyor. Fotoğraf çekimlerinde gülümseyemeyen, giderek içine kapanan bir adama dönüşüyor Charlie. Bu noktada film, ilişkiden çok algının hikâyesini anlatmaya başlıyor. Gerçek ile zihinde kurulan ihtimaller arasındaki mesafe hızla kapanıyor. Freud'un "Hakkında konuşulmayan duygular diri diri gömülür ve sonra çirkin bir biçimde geri dönerler" sözü, filmin ruhunu neredeyse özetler nitelikte. Charlie'nin bastıramadığı düşünceler, Emma'yı olduğu kişiden çok, olabileceği korkutucu bir figüre dönüştürüyor.

İlgi Manyağı ve Rüya Senaryo gibi komedi filmleriyle tanınan Norveçli yönetmen Kristoffer Borgli'nin yönetimi, bu psikolojik çözülmeyi abartıya kaçmadan, son derece kontrollü bir dille aktarıyor. Seyirciyi kaçınılmaz bir yüzleşmenin ortasında izleyiciyle baş başa bırakmayı tercih eden Borgli, filmi yalnızca bir ilişki hikâyesi olmaktan çıkarıp, modern insanın duygusal kırılganlığına dair bir incelemeye dönüştürüyor. Zendaya ve Robert Pattinson'ın performansları ise bu kırılgan yapıyı taşıyan en önemli unsur. Özellikle diyalogların az olduğu anlarda, bakışlar ve sessizlikler filmin gerçek yükünü üstleniyor. Charlie'nin, hazırladığı düğün konuşmasını Emma'yı tanıdıkça değiştirmek zorunda kalması, filmin en çarpıcı metaforlarından biri olarak öne çıkıyor. Sevdiğimiz insanı anlatmak için kurduğumuz cümleler, onu gerçekten tanıdıkça eksilmeye başlıyor.
Sonuç olarak Drama, kolay tüketilen bir romantik film değil. Aksine, izleyiciyi rahatsız eden, düşündüren ve yer yer duygusal olarak zorlayan bir deneyim sunuyor. Film boyunca süregelen tedirginlik duygusu, seyirciyi görünmez bir gerilim hattında tutuyor. Bu gerilim, dışsal olaylardan çok karakterlerin iç dünyasından besleniyor; yani asıl çatışma, yaşananlardan ziyade hissedilenlerde saklı. 105 dakikalık film bir ilişkinin çöküşünü anlatmaktan ziyade, bir düşüncenin nasıl büyüyüp her şeyi gölgeleyebileceğini gösteriyor. Bir fikre gereğinden fazla tutunmanın, onu bir saplantıya dönüştürmenin ve bunun insan psikolojisinde açtığı gediklerin izini süren film, çağdaş ilişkiler üzerine söylenmiş en dürüst ve en çarpıcı sözlerden biri olma potansiyelini taşıyor.