Suriye iç savaşı başladığında İran, ABD ve Esad rejimi örtük bir denge içerisinde hareket etti. Bu süreçte Türkiye sınır hattının önemli bir bölümü PKK'ya fiilen bırakıldı. Hesap şuydu:
"Bugün PKK'yı kullanırız, Türkiye oyalansın; yarın şartlar değişir, güçlenir, gelir burayı geri alırız."
Başlangıçta Esad rejimi ve İran ekseninde şekillenen PKK yapılanması, zamanla organizasyonel olarak ABD ve Batılı devletlerin kontrolüne geçti. ABD, DEAŞ'la mücadeleyi gerekçe göstererek PKK'yı sahada kullanışlı bir aparat olarak yanına aldı.
PKK yalnızca ABD ile değil, belirli bölgelerde Rusya ile de taktik iş birlikleri kurabilecek bir pozisyon kazandı.
Bu noktada sahaya dair temel bir gerçek sıkça gözden kaçırıldı:
Bir mücadelede kazanmak ya da kaybetmek, terörist sayısıyla değil, meşru temsil gücüyle ilgilidir.
Suriye'de halk devriminden sonra fiilen bir devlet ortaya çıktı. Hukuku, kanunu, meşruiyeti tanımlayan bir otorite oluştu. İddialı ama tarihsel olarak güçlü bir tespit şudur:
Meşru bir devlet ile bir terör yapılanması arasındaki mücadelede, er ya da geç kazanan meşru devlettir.
Bugün SDG, PYD ya da PKK hangi isim kullanılırsa kullanılsın, en sağlıklı tanım PYD'dir. Bu yapı, Suriye'deki Kürtler üzerinden hem Suriye devletine hem de Türkiye'ye karşı bir kin ve düşmanlık motivasyonu üretmeye çalışmaktadır.
Oysa Suriye'de yaşayan Kürtlerin Türkiye ile tarihsel bir sorunları yoktur. Hatta Esad döneminde, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Suriye Kürtlerine kimlik ve vatandaşlık verilmesi yönünde girişimleri olmuştur. Bunun dışında Türkiye ile Kürtler arasında kronik bir mesele bulunmamaktadır.
DEAŞ saldırıları sırasında yaklaşık500 bin–700 bin arası Kürt vatandaşTürkiye'ye sığınmıştır. Türkiye, bunların yaklaşık300 binini sadece 3-5 gün içindekabul etmiştir. Dünyada hiçbir devlet, bu ölçekte bir nüfusu bu kadar kısa sürede sınırdan alıp barınma, iaşe ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak kapasiteyi kolayca gösteremez.
O günlere dair hafızalarda kalan çarpıcı bir tablo vardır:
Türkiye, Kürt mültecilerin yerleştirilmesi ve ihtiyaçlarıyla uğraşırken; bazı HDP milletvekilleri güvenlik güçlerini taşlamakla meşguldü.
Bir terör örgütünün, ABD gibi küresel bir aktörün desteğiyle sahada "caka satması" elbette kısa vadede cazip görünebilir. Ancak geçtiğimiz günlerde ABD Dışişleri'nden gelen açıklama bu ilişkinin gerçek niteliğini ortaya koydu:
"Onlara herhangi bir söz vermedik. Onlar bizim müttefikimiz değildir."
Hatta şu ifade dikkat çekiciydi:
"Bize güvenip de buna dayanarak tehditkâr bir dil kullanmamalıydılar."
Bir dönem ABD ile müttefiklik algısına kapılan ve önüne geleni tehdit eden SDG/PYD, dünyadaki paradigma değişimini doğru okuyamadı.
ABD'de köklü bir yön değişimi yaşandı. Neo-liberal ve kimlik temelli devlet dışı yapıların desteklenmesi anlayışı geri plana itildi. Etnik grupların devletleşmesi tezleri zayıfladı.
ABD artık bölgedegüçlü ulus devletlerleçalışmak istiyor. Bu çerçevede yalnızca Türkiye değil; Suudi Arabistan, Mısır ve yeni kurulan Suriye devleti de ulusal bütünlük içinde muhatap alınıyor.
Ahmed el-Şara'nın ABD ziyareti ve Suriye'nin DEAŞ'la Mücadele Komisyonu'na dahil edilmesi, ABD ile SDG arasındaki iplerin fiilen koptuğunun göstergesi oldu.

5